google.com, pub-8298445685675651, DIRECT, f08c47fec0942fa0
 Yaşar KABA

Yaşar KABA

[email protected]

HEDEF: CHP'NİN İKTİDAR YÜRÜYÜŞÜNÜ ENGELLEMEK

24 Temmuz 2026 - 13:05

Yaşar Kaba

Türk milleti, binlerce yıl boyunca birçok uygarlığın temelinde yer almış; daha yazılı yasa ve anayasa kavramları ortaya çıkmadan önce töre anlayışıyla adaletin ve toplumsal hukukun temellerini oluşturmuştur. Türk devlet geleneği, ayrışmayı değil birlikteliği esas almış; bireyin haklarını toplumun ortak vicdanı içinde korumayı amaçlamıştır.

Anadolu'nun bağrından yükselen bu devlet anlayışı, çağları aşan bir yönetim kültürü oluşturmuştur. Mete Han'ın kurduğu onluk askerî sistem bunun en önemli örneklerinden biridir. Orhun Yazıtları'nda Bilge Kağan ve Tonyukuk'un devlet yönetimine ilişkin uyarıları bugün bile ders niteliğindedir. Özellikle Tonyukuk'un vurguladığı gibi, töreden uzaklaşan, basiretsiz yöneticiler ve yanlış kararlar Türk toplumlarını tarih boyunca sıkıntıya sürüklemiştir.

Türk tarihinin en önemli kırılmalarından biri ise yaklaşık bin yıl önce yaşanmıştır. Devlet yönetiminde Türkçeden uzaklaşılması, toplumun dili ve kültürüyle örtüşmeyen alfabelerin ve resmî dillerin tercih edilmesi, zamanla devlet ile millet arasındaki bağı zayıflatmıştır. Dünyanın en büyük imparatorluklarını kuranlar bile kendi milletinin dilini ikinci plana ittiğinde kalıcı olamamış; tarihin sayfalarında yerlerini kaybetmişlerdir.

Osmanlı Devleti de son döneminde büyük toprak kayıpları yaşamış, yaklaşık beş milyon kilometrekarelik coğrafyadan geriye yalnızca Anadolu'nun dar bir bölümü kalmıştır. Sevr Antlaşması ise Türk milletine Orta Anadolu ve Karadeniz'in bir kısmını kapsayan yaklaşık 120 bin kilometrekarelik bir alan bırakmayı öngörüyordu.

O günlerde ordusu dağıtılmış, padişahı işgal güçlerinin denetimine girmiş bir devlet vardı. Anadolu'da başlayan Millî Mücadele'yi yürüten kadrolar hakkında idam kararları çıkarılmış, elde kalan askerî güçlerin bile onların üzerine gönderilmesi istenmişti.

Ancak tarihin yönünü değiştiren irade, "Ya İstiklal Ya Ölüm" diyerek ortaya çıktı.

Bu mücadele yalnızca bir askerî zafer değil, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu yeni bir devlet anlayışının doğuşuydu. Cumhuriyet, kan ve gözyaşıyla kazanılmış bir halk egemenliğidir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından sonra Cumhuriyet'in kuruluş felsefesini tartışmaya açan yaklaşımlar zaman zaman güç kazanmış, devrimlerin sürekliliği çeşitli dönemlerde kesintiye uğramıştır. Atatürk bu ihtimali görmüş olacak ki Cumhuriyet'i ve devrimlerini gençliğe emanet etmiştir.

Son kırk yılda Türkiye'de Cumhuriyet'in temel ilkelerine yeniden dönüş arayışının toplumda giderek güçlendiği görülmektedir. Akıl ve bilimi esas alan, hukuk devletini savunan, "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesini merkeze alan anlayış özellikle genç kuşaklarda daha güçlü karşılık bulmaktadır.

2008 sonrasındaki siyasal gelişmeler kronolojik olarak değerlendirildiğinde dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır. 2010 Anayasa Referandumu, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşanan gelişmeler, 2019 yerel seçimleriyle Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve benzeri isimlerin yükselişi; Atatürkçü ve Cumhuriyetçi söylemlerin toplumda yeniden geniş destek bulması, siyasette yeni bir dönemin işaretleri olarak değerlendirilmektedir.

Bu süreçte ana muhalefet partisinin iktidar yürüyüşünü engellemeye yönelik hukuki ve siyasi tartışmaların yoğunlaştığı yönünde eleştiriler dile getirilmektedir. Uzun yıllar birbirine sert eleştiriler yönelten siyasi aktörlerin zaman zaman aynı çizgide buluşmaları da kamuoyunda farklı yorumlara neden olmaktadır.

Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda egemenliğin millete ait olması, hukuk devleti, kadın-erkek eşitliği, laiklik ve çağdaşlaşma hedefidir.

Bugün yaşanan tartışmalar yalnızca siyasi partiler arasında bir iktidar mücadelesi değildir. Asıl tartışma, Cumhuriyet'in kuruluş ilkelerinin geleceği üzerinedir.

Geçmişte de benzer dönemler yaşandı. 2013 yılında yaptığımız değerlendirmelerde, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılına girerken yeni sınamalarla karşılaşılacağını konuşmuştuk. Bugün yaşanan gelişmeler, o değerlendirmelerin yeniden hatırlanmasına neden oluyor.

Siyasi partilerde yaşanan iç tartışmalar, olağanüstü müdahaleler, yönetim krizleri ve liderlik mücadeleleri elbette demokrasinin konusu olabilir. Ancak bütün bu süreçlerde asıl ölçü, hukuk devleti ve demokratik meşruiyet olmalıdır.

Sonuçta unutulmaması gereken gerçek şudur:

Hiçbir siyasi makam millet iradesinin üzerinde değildir.

Hedef herhangi bir kişinin ya da grubun iktidarı değildir. Asıl mesele, halkın iradesinin özgürce sandığa yansıması ve Cumhuriyet'in temel değerlerinin korunmasıdır.

Süreçler geciktirilebilir, siyasal dengeler değişebilir; ancak Cumhuriyet'in emanetçisi olduğunu düşünen kuşakların demokrasi ve hukuk talepleri sonsuza kadar ertelenemez.

"Bizim için CHP; bağımsızlık, Cumhuriyet, demokrasi, hukuk, kalkınma ve halk egemenliği değerlerini temsil eder."
Tarih yaşanan her gelişmeyi kaydetmeye devam ediyor.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum