Ekonomik kalkınma tartışmalarında sıkça başvurulan “önce büyüme, sonra dağılım” anlayışı, onlarca yıldır politika yapıcıların elinde güçlü bir argüman olarak kullanıldı. Bu yaklaşıma göre, bir ekonomide asıl mesele pastayı büyütmekti; pasta yeterince büyüdüğünde, dilimlerin nasıl paylaşıldığı zaten kendiliğinden çözülecekti. Büyüme, istihdam yaratacak; gelir artışı tabana yayılacak, yoksulluk zaman içinde azalacaktı. Ancak son kırk yılın deneyimi, bu otomatik mekanizmanın her zaman ve her yerde işlemediğini açık biçimde gösterdi. Bugün gelinen noktada “önce büyüme” vaadinin, “sonra dağılım” kısmında ciddi bir inandırıcılık kaybı yaşadığı görülüyor.
Büyüme Önceliğinin Tarihsel Arka Planı
“Önce büyüme, sonra dağılım” anlayışı, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında hâkim olan
kalkınma iktisadının temel kabullerinden birine dayanır. Sanayileşmenin hızlanması, sermaye birikiminin artırılması ve üretken yatırımların teşvik edilmesi, refah artışının ön koşulu olarak görüldü. Bu dönemde yapılan birçok analiz, gelir eşitsizliğinin kalkınmanın erken aşamalarında artabileceğini, ancak belirli bir gelir seviyesinden sonra azalacağını
savunuyordu. Bu düşünce, iktisat literatüründe “ters U” hipoteziyle bilinir ve çoğu zaman
Simon Kuznets’in adıyla anılır.
Bu yaklaşım uzun yıllar boyunca uluslararası kuruluşların ve ulusal hükümetlerin politika
tercihlerini etkiledi. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde, sosyal politikalar “büyümeyi
yavaşlatma” riski gerekçesiyle ikinci plana itildi. Vergi adaleti, gelir transferleri ve kamusal
hizmetlerin yaygınlaştırılması gibi konular, büyüme hedefinin gerisinde bırakıldı.
Küresel Deneyim: Büyüme Var, Dağılım Nerede?
1980’lerden itibaren küresel ekonomide hâkim olan neoliberal politikalar, büyüme öncelikli
anlayışı daha da güçlendirdi. Serbestleşme, özelleştirme ve sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılması, birçok ülkede büyüme oranlarını yukarı çekti. Ancak aynı dönemde gelir ve servet eşitsizliklerinin de belirgin biçimde arttığı görüldü.
Bu çelişki, “önce büyüme” tezinin otomatik bir refah paylaşımı yaratmadığını ortaya koydu.
Ekonomi büyürken, bu büyümenin meyveleri çoğu zaman sermaye sahiplerinde ve yüksek
gelir gruplarında yoğunlaştı. Orta sınıfın payı daralırken, düşük gelir grupları büyümeden
sınırlı ölçüde faydalanabildi. Uluslararası raporlar, bu tabloyu defalarca teyit etti. OECD,
büyümenin kapsayıcı olmadığı durumlarda sosyal uyumun zayıfladığını ve uzun vadeli
büyümenin de risk altına girdiğini vurguladı.
Sosyal Politikanın Ertelenmesi ve Bedeli
“Sonra dağılım” anlayışının en sorunlu yönlerinden biri, sosyal politikanın sürekli ertelenmesi oldu. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik harcamaları, mali disiplin gerekçesiyle kısıtlandı. Oysa bu alanlar, sadece gelir dağılımını iyileştiren değil, aynı zamanda verimliliği ve beşerî sermayeyi artıran yatırımlar niteliği taşıyor.
Bugün birçok ülkede yaşanan yapısal sorunların kökeninde bu ertelemenin izleri bulunuyor.
Gelir adaletsizliği derinleştikçe toplumsal güven aşınıyor, siyasal kutuplaşma artıyor ve
popülist söylemler güç kazanıyor. Bu durum, sadece sosyal bir sorun değil; aynı zamanda
ekonomik istikrarı tehdit eden bir faktör haline geliyor. Nitekim Uluslararası Para Fonu bile
son yıllarda yayımladığı çalışmalarda, aşırı eşitsizliğin büyüme üzerinde olumsuz etkiler
yarattığını kabul ediyor.
Gelişmekte Olan Ülkeler Açısından Tablo
Gelişmekte olan ülkelerde “önce büyüme” yaklaşımı daha da hassas bir zemine oturuyor. Bu için hızlı büyüme, işsizlikle mücadele ve gelir artışı açısından hayati öneme sahip.
Ancak büyümenin niteliği, en az büyümenin hızı kadar belirleyici. Düşük ücretli, güvencesiz
istihdam yaratan bir büyüme modeli, istatistiksel olarak büyüme sağlasa bile toplumsal refahı artırmakta yetersiz kalıyor.
Bu noktada kalkınma anlayışının yeniden düşünülmesi gerekiyor. Sadece milli gelirin
artmasına odaklanan bir perspektif yerine, büyümenin kimler tarafından üretildiği ve kimler
tarafından paylaşıldığı sorularını merkeze alan bir yaklaşım öne çıkıyor. Dünya Bankası, son yıllarda “paylaşılan refah” kavramını bu nedenle sıkça kullanıyor.
Alternatif Bir Çerçeve Mümkün mü?
Bugün giderek daha fazla iktisatçı ve politika yapıcı, büyüme ile dağılım arasında hiyerarşik
bir sıralama kurmanın yanlış olduğunu savunuyor. Buna göre, adil bir dağılım büyümenin
sonucu değil, ön koşullarından biridir. Eğitimde fırsat eşitliği, adil vergi sistemi ve güçlü sosyal koruma mekanizmaları, sadece eşitsizliği azaltmakla kalmaz; aynı zamanda sürdürülebilir büyümeyi de destekler.
Bu yaklaşım, “ya büyüme ya dağılım” ikilemini aşmayı hedefliyor. Büyüme ve adaletin
birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan hedefler olduğu kabul ediliyor. Böyle bir
perspektif, kısa vadeli büyüme rakamlarından çok, uzun vadeli toplumsal refahı merkeze
alıyor.
Sonuç: Eski Formülün Sınırları
“Önce büyüme sonra dağılım” anlayışı, belirli tarihsel koşullarda anlamlı bir çerçeve sunmuş olabilir. Ancak günümüzün karmaşık ekonomik ve toplumsal sorunları karşısında bu formül giderek yetersiz kalıyor. Büyümenin kendiliğinden adalet getireceği varsayımı hem teorik hem de pratik düzeyde ciddi biçimde sorgulanıyor.
Bugün asıl mesele, büyüme ile dağılımı zamansal olarak ayırmak değil; ikisini aynı politika
setinin ayrılmaz parçaları haline getirebilmek. Aksi halde büyüme rakamları yükselse bile,
toplumsal huzursuzluk ve eşitsizlik büyümeye devam edecek. Ve bu tablo, eninde sonunda
büyümenin kendisini de tehdit eden bir kısır döngü yaratacaktır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]


FACEBOOK YORUMLAR