Yaşar KABA

Yaşar KABA

[email protected]

Kayıp 120.000 Yıl Nedir?

12 Ocak 2026 - 10:30

1. BÖLÜM

Kayıp 120.000 Yıl Nedir?
Tarihin Sustukları, Dilin Hatırladıkları**

Tarih, çoğu zaman başlangıçlarını seçerek anlatılır.
Ancak her seçilmiş başlangıç,
aynı zamanda görmezden gelinen bir öncesi de beraberinde getirir.

Bugün insanlık tarihi anlatılırken,
tarım devrimiyle başlatılan bir çizgi hâkimdir.
Göbeklitepe bu çizgiyi geri çekmiş,
tarihi on iki bin yıl öncesine taşımıştır.

Ama bu ilerleme bile,
insanlık belleğinde hâlâ devasa bir boşluk bırakır.

Çünkü modern insanın ortaya çıkışı,
bilimsel verilere göre en az 120.000 yıl öncesine uzanmaktadır.

Peki bu süre zarfında ne oldu?

Bu soru çoğu zaman şu gerekçeyle geçiştirilir:
“Yazı yoktu.”

Oysa yazının yokluğu,
düşüncenin, dilin ve belleğin yokluğu anlamına gelmez.

İnsan, yazıdan önce de düşünüyordu.
Konuşuyor, ayırt ediyor, anlam yüklüyordu.
Ve en önemlisi:
iz bırakıyordu.

Bu izler;
mağara duvarlarında,
taş yüzeylerinde,
yön veren işaretlerde,
tekrarlanan sembollerde
karşımıza çıkar.

Bu çalışma,
o izleri “ilkel süsleme” olarak değil;
belleğin erken biçimleri olarak ele alır.


1.1 Yazıdan Önce Dil Vardı

Dil, yazıyla başlamaz.
Yazı, dilin yalnızca bir taşıyıcısıdır.

İnsan önce sesi keşfetti.
Sesle anlam kurdu.
Sonra o anlamı işarete bağladı.
İşaret zamanla damgaya dönüştü.

Damga ise,
ses–anlam–hafıza üçlüsünün
taş üzerindeki ilk düzenli ifadesidir.

Bu nedenle yazı,
bir icat değil;
uzun bir zihinsel evrimin sonucudur.


1.2 Kayıp Olan Zaman Değil, Okuma Biçimidir

“Kayıp 120.000 Yıl” ifadesi,
insanlığın var olmadığı bir dönem anlamına gelmez.

Aksine,
okuyamadığımız bir dönemi işaret eder.

Modern bilim,
yazıyı tek ölçüt kabul ettiği için
bu uzun zamanı
“sessiz” saymıştır.

Oysa sessizlik,
çoğu zaman dinlememekten kaynaklanır.

Bu kitap,
taşı, işareti, yönü ve dili
birlikte okuyarak
o sessiz sayılan dönemin
konuşabilir olduğunu savunur.


1.3 Dil = Düşünce Algoritması

Her dil,
bir düşünme biçimi üretir.

Dil, yalnızca kelimelerden oluşmaz;
mantık,
sıralama,
ilişkilendirme
ve türetme içerir.

Bu yönüyle dil,
bir tür doğal algoritmadır.

Türkçenin kök–ek sistemi,
bu algoritmik yapıyı en açık biçimde gösteren dillerden biridir.

Bu nedenle Türkçe,
sadece tarihsel bir dil değil;
okunabilir bir zihinsel modeldir.


1.4 Bu Kitabın İddiası

Bu kitap,
“Kayıp 120.000 Yıl”ı
yeniden yazma iddiasında değildir.

Bu kitap,
o dönemi
yeniden okumayı teklif eder.

Taş üzerinden,
damga üzerinden,
dil üzerinden.

Ve şu soruyu merkeze alır:

Yazıdan önceki insan sustu mu,
yoksa biz mi dinlemeyi unuttuk?

 


1.5 Neden 120.000 Yıl?

Bilimsel Veriler, Tarihsel Sessizlik**

Modern antropoloji ve genetik çalışmalar,
Homo sapiens’in ortaya çıkışını
yaklaşık 200.000 yıl öncesine tarihler.

Bu veriler ışığında,
bugün “tarih” dediğimiz anlatı,
insanlığın yalnızca son %5’lik bölümünü kapsamaktadır.

Yaklaşık 120.000 yıllık bir dönem ise,
yazı öncesi olduğu gerekçesiyle
tarih anlatısının dışında bırakılmıştır.

Oysa bu süre,
insanın dil geliştirdiği,
topluluklar oluşturduğu,
doğayla ilişkisini düzenlediği
ve anlam üretmeye başladığı
en kritik evredir.

Bu nedenle bu dönem “ilkel” değil;
aksine kurucu bir dönemdir.


1.6 Sessiz Dönem Yanılgısı

Yazının yokluğu,
uzun süre “sessizlik” olarak yorumlanmıştır.

Bu yaklaşım,
tarihi yalnızca belgelerle okuyan
dar bir bakışın ürünüdür.

Oysa insan,
yazıdan önce de
iz bırakıyordu.

Bu izler;

  • mağara resimleriyle,

  • taş dizilimleriyle,

  • yön veren işaretlerle,

  • tekrar eden sembollerle
    kendini göstermektedir.

Sorun, bu izlerin varlığı değil;
okuma yönteminin eksikliğidir.


1.7 Damga, Bellek, Dil: Üçlü Bütünlük

Damga, belleğin formudur;
bellek, dilin özüdür;
dil ise insanın varlık nedenidir.

Bu üç unsur birbirinden koparıldığında,
ne taş anlaşılabilir,
ne dil çözülebilir,
ne de insanlık tarihi bütünlüklü okunabilir.

Damga,
ilk kez sesin
kalıcı hâle gelme çabasıdır.

Bu nedenle damga,
bir süsleme değil;
anlam taşıyıcısıdır.

Bu bütünlük göz ardı edildiğinde,
taş yalnızca taş olur;
oysa doğru bakıldığında,
taş konuşur.


1.8 Anadolu’nun Özel Konumu

Anadolu,
yalnızca bir geçiş coğrafyası değildir.

İklimsel olarak,
Buzul Çağı boyunca
sığınak (refugia) niteliği taşımış;
insan topluluklarının
kesintisiz varlık gösterebildiği
nadir bölgelerden biri olmuştur.

Bu durum,
Anadolu’yu yalnızca yerleşim alanı değil;
bellek taşıyıcısı hâline getirmiştir.

Göbeklitepe ve Karahantepe,
bu belleğin görünen uçlarıdır.
Görünmeyen kısım ise
çok daha eskidir.


1.9 Bu Bölümün Sonuç Cümlesi

“Kayıp 120.000 Yıl”,
insanlığın sustuğu bir dönem değildir.

Bu dönem,
bizim dinlemeyi bilmediğimiz bir zaman dilimidir.

Bu kitap,
o sessiz sayılan dönemi
taşla, damgayla ve dille
yeniden konuşturma girişimidir.

TÜRKÇENİN SESSİZ ÇIĞLIĞI SERİ 3  ANLAMIN DOĞUŞU KİTABINDAN YAŞAR KABA

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum