Sanatçının Hayatta Kalma Mücadelesi: Türkiye'de Ressam Olmak
Sanatın özgür olduğunu sandığımız bir ülkede, bir ressamın ayakta kalma mücadelesi; piyasanın, güvencesizliğin ve sistemin içinde var olmaya çalışan bir sanatçının hikâyesine dönüşüyor. Feyyaz Yaman, İstanbul’un kalbinde kurduğu Karşı Sanat Çalışmaları üzerinden hem bireysel hem kolektif direnişi anlatıyor.
17 Haziran 2026 - 21:51
Türkiye’de sanat yapmak, çoğu zaman estetik bir eylemden çok, varlıkla yokluk arasındaki ince çizgide yürümek gibidir.
Bir ressam için boya, tuval ve ışık, yalnızca bir ifade aracı değil; aynı zamanda yaşama tutunmanın, insanca var olma mücadelesinin de sembolleridir. Ekonomik zorluklar, sosyal güvencesizlik, piyasaya teslim edilen estetik değerler… Bütün bunlar, sanatçının yaratma özgürlüğünü sınırlandırırken; resim, bir meslek olmaktan çıkıp bir direnç biçimine dönüşüyor.
İstanbul’un göbeğinde, Galatasaray’daki Karşı Sanat Çalışmaları, tam da bu direnişin mekânı.
Feyyaz Yaman’ın yıllardır yürüttüğü bu galeri, yalnızca sergi alanı değil; sanatçıların dayanışma, nefes alma ve birbirine tutunma alanı.
Yaman, hem kendi yaşamı hem de sanatçı dostlarının deneyimleri üzerinden, Türkiye’de bir ressamın nasıl ayakta kaldığını, sanatın hangi koşullarda üretilebildiğini anlatıyor.
Hatice Özbay : Türkiye’de ressam olmak, emekli olmak ve İstanbul’un göbeğinde bir sanat galerisini yürütmek kolay olmasa gerek. Bütün bunlarla nasıl baş ediyorsunuz? Ressamlar hangi meslek grubunda sayılıyor — esnaf mı, serbest meslek sahibi mi, yoksa gerçekten “ressam” mı?
Feyyaz Yaman: Evet… Türkiye’de ressam olmak ve Taksim’de bir galeriyi ayakta tutmak gerçekten karmaşık bir durum. Çünkü sanatçı, bireysel varlığıyla hep ön plandadır; bu da kişisel sorunlarını ortaklaştırmasını, dayanışma içinde örgütlenmesini zorlaştırıyor. Türkiye sanatında bu, hâlâ ciddi bir problem.
Sinema gibi alanlarda sendikalaşma, dernekleşme mümkün olabiliyor ama ressamlar bunu başaramıyor. Bunun bir nedeni, bireysellik ve egolar; asıl nedense bunun bir sosyal sorun olarak görülmemesi. Ortaklaşma duygusu, bireysellik duvarına çarpıyor.
Oysa dayanışma, dernekleşme gibi alanlar bu çıkmazı aşabilir. UPSD bu yönde adımlar attı ama bugün geldiğimiz noktada hâlâ örgütlü bir mesleki bilinçten söz etmek zor.
Sanatçılar genellikle kendilerini serbest meslek sahibi olarak görüyor. Bu statü yasallaştırılmış olsa da haklardan yararlanma alanı çok sınırlı. Örneğin, bir tablo satıldığında çoğu sanatçı fatura kesemiyor; bu işlemi galerici yapıyor.
Fakat galericiler bu durumu sömürüye çeviriyor: “Senin adına fatura keseceğim, vergi, KDV, stopaj ödeyeceğim” diyerek neredeyse eserin bedelinin %60’ını gider gösteriyorlar. Sonra “Bu kârı ikiye bölelim” diyorlar ve sanatçıya kalan pay %30’a düşüyor. Taksitli satışlarda bu oran daha da azalıyor. Böylece sanatçı, galericilik sistemine borçlu hâle geliyor.
Sadece çok ünlü birkaç isim bu bağımlılıktan sıyrılabiliyor; ama onların bile piyasayla ilişkisi problemli. Kültür piyasası bu durumu bir tuzak olarak kullanıyor.
Sanatçılar örgütsüz oldukları için sağlık sigortasından da mahrum. Sadece bireysel ödemeleriyle bazı hizmetlerden yararlanabiliyorlar. Sezai Özdemir, Yavuz Tanyeri gibi isimler yaşlılıklarında yalnız ve sağlık sorunlarıyla baş başa kaldılar. Sağlık giderlerini de ancak işlerinden kazandıkları gelirle karşılayabiliyorlar.
Emeklilik konusu ise daha da karmaşık. Çoğu sanatçı, vasıfsız işçi statüsünde SSK’dan yararlanabiliyor ya da özel emeklilik sistemine katılabiliyorsa ancak öyle fayda sağlıyor. Dernekler aracılığıyla Kültür Bakanlığı’na yapılan bazı özel başvurular sayesinde sınırlı haklar tanınsa da genel bir yasa hâlâ yok. Sanatçılara en alt düzeyde maaş bağlanıyor; sosyal haklardan kısıtlı biçimde yararlanabiliyorlar.
Sağlık hizmetlerine erişim de büyük bir problem: uzun kuyruklar, randevu ve MR bekleme süreleriyle baş etmek zorundalar. Ancak bazı koleksiyonerlerle ilişkileri olan sanatçılar, onların aracılığıyla özel hastanelerden destek bulabiliyor.
Ama açık konuşmak gerekirse; akademide çalışanlar dışında, plastik sanatlarla ilgilenen sanatçıların yaşam güvencesi neredeyse sıfır.
Peki, bir ressam ya da plastik sanatlarla ilgilenen sanatçılar nasıl emekli olabiliyor?
Feyyaz Yaman: Aslında çoğu olamıyor. Bu alan öyle bir yer ki, emeklilik sistemi ancak dışarıdan destekle yürüyebiliyor. Benim durumum biraz farklı. Ekonomik olarak ayakta kalabilmek için kendi iş hayatımı kurmak zorunda kaldım. “Atölye Alaturka” diye bir yer açtım; orada dekor işleri ve ikame işler yapıyorduk.
Bu nedenle orası bir şirket olmak zorundaydı ve benim de emeklilik sürecim bu şirket üzerinden yürüdü. Ama düzenli şekilde SSK’ya hiç girmedim. Vergi dairesi geldi, “Senin Bağ-Kur’un yok” dedi. Ondan sonra zorunlu, cezalı bir kayıt yaptılar.
O sayede, şimdi 18.000 TL civarında bir emekli maaşı alabiliyorum. Ama aynı kişi 60.000 TL kira ödüyor, 6.000 TL aidat veriyor. Yani hâlâ çalışmak zorundayım. Bu şartlarda emekli olmak, yaşamak anlamına gelmiyor.
Bugüne kadar sağlık sorunlarını, hem kendi bireysel durumunu hem de ailenin sağlık ihtiyaçlarını nasıl karşıladın? Ekonomik olarak bunlarla nasıl baş ettin?
Feyyaz Yaman: Hep kendi imkânlarımla yaptım. Mesela dişlerimi hiç yaptırmadım ve hâlâ yaptıramıyorum. Ancak mecbur kaldığımda, yani zorunlu durumlarda doktora gidiyorum. Bir süre önce fıtık sorunu için gitmiştim; o sırada kalp sorunum ortaya çıktı ve kalp ameliyatı oldum.
Ama bunu tamamen çevrem sayesinde başarabildim. Resim yapan bir arkadaşımız, Doktor Ahmet Öcal olmasaydı, ameliyata bile giremezdim. Yoksa MR çektirmek bile sorun. Kayıt açtırmak, sıra almak… Çok ileri tarihlere veriliyor. Ameliyat sonrası kontrole gittiğimde de durum benzer: “1,5 dakikanız var,” diyorlar. İçeri giriyorsun, sorular soruluyor, EKG çektiriliyor, “Tamam, sorun yok, güle güle” diyorlar.
Sağlık sorunları gerçekten böyle. Plastik sanatlarla ilgilenen bir sanatçı için sağlık güvencesi neredeyse hiç yok. Her şey kişisel ilişkilerle, dostluklar ve tanıdıklar üzerinden yürüyebiliyor.
Sanatçılar hem meslek olarak tanınmıyor hem de emekli olmakta zorluk çekiyorlar. Buna rağmen senin açtığın galeri, birçok sivil inisiyatife ve sanatçıya açık bir alan. Bu dayanışmayı sürdürmek zor olmuyor mu?
Feyyaz Yaman: Evet, çok zor. Galeriden yararlanan birçok sivil inisiyatif var, ama geri dönüş çoğu zaman yalnızca küçük katkılarla veya dayanışmayla oluyor. Bazen o da olmuyor. Beklenti içinde olmak doğru değil; esas mesele, böyle bir ortamda buluşup ortak sorunlarımızı konuşabilmek.
Ben sanatçı yapılarına gidip sorunları tek tek anlatmaya, örgütlenmeyi ve dayanışmayı hatırlatmaya çalışıyorum. Mesela “Buradan Nereye” grubunun toplantılarına katılıyorum ve sanatçılara şunu söylüyorum: “Dernekleşelim, gerekirse sendikalaşalım, haklarımızı kazanmak için ortak hareket edelim.”
Plastik sanatların farklı kolları, karikatürcüler, heykeltıraşlar, ressamlar, grafikerler birleşirse bir konfederasyon kurulabilir. O zaman Kültür Bakanlığı karşısında taleplerimizi daha güçlü savunabiliriz; seyahat özgürlüğünden barınma hakkına, Darüşşafaka’dan yararlanmaya kadar prosedür oluşturma hakkımız olur. Ama örgütlenme olmadığı için sürekli dezavantajlı bir konumdayız; ilişkiler ağı hep negatif bir döngüde devam ediyor.
Yakın zamanda kaybettiğimiz sanatçı N.H. D. gibi arkadaşlarımız, hastane yolunda hayatını yitirdi. Çok kıymetliydi; yalnız yaşıyordu ve pandemide hiçbir sosyal haktan faydalanamadı. Eğer hastane sıralarında beklemek zorunda kalmasaydı, belki o dönemde daha az risk altında olurdu.
Benzer şekilde, E. Bey (heykeltıraş) şu anda sağlık sorunu değil, doğrudan yaşam sorunuyla uğraşıyor; atölye ve barınacak yer bulamıyor. Sanatçılara işlerini depolayabilecekleri ve aynı zamanda yaşamlarını sürdürebilecekleri mekânlar sağlanmalı. İstanbul’da bu durum artık elzem; birçok sanatçı atölyesini kapattı, evini boşalttı ve üç-dört kişi bir arada yaşamaya çalışıyor. Biz de elimizden geldiğince birbirimize destek olmaya çalışıyoruz.
Dernekleşme meselesi sürekli gündemde. Mevcut dernekler ise çoğu zaman kişisel çıkarlar için kullanıldığı için işlevsiz hale geliyor. UPSD gibi uluslararası standartlara sahip bir dernek, Avrupa düzeyindeki örgütlenme modellerine yaklaşamıyor. Görünürde 1500–2000 üyeli bir dernek, pratikte 40 kişiyle dönüyor.
Bu nedenle, sinemacılar veya yazarlar sendikası kadar örgütlü bir yapı yok plastik sanatlarda. Grafikerler biraz daha şanslı; reklam ajanslarında çalıştıkları için haklardan faydalanabiliyorlar. Ama ressamlar, heykeltıraşlar ve fotoğrafçılar çoğunlukla piyasa işlerinde mesleklerini tali olarak kullanıyor; geçici sigortalarla veya çoğu zaman sigortasız çalışıyorlar. Çok ağır koşullarda, sanat yapamadan, yerli dizilerin setlerinde veya fuarların dekor bölümlerinde ucuz iş gücü olarak çalışıyorlar. Durum gerçekten kötü.
Sanatçılar arasında ekonomik zorluklardan ve sosyal güvencesizlikten söz ettik. Sizce bunun temel nedeni nedir?
Feyyaz Yaman: Marka olma derdinde oldukları için kendi zaaflarını ve zayıflıklarını hep maskeliyorlar. Başka biri işçi olsaydı patrona karşı oturup direnebilirdi; ama burada “aman imaj bozmayayım” diye davranılıyor. Zeminleri kayboluyor. Şu anda bütün arkadaşlarımın atölye ve barınma sorunu var. Ama herkes sürekli “İşimi verdim mi?”, “Koleksiyoner işimi verdi mi?”, “İşi şu fiyata aldım mı?” gibi konularla meşgul. Bu maskenin altında gerçek sorunlar görünmez oluyor; bu durum düzen için kullanışlı bir nesneye dönüşüyor, galerilerde rekabette kullanılıyor. Büyük galeriler bile kaç kişinin sigortalı olduğunu veya sosyal güvenlikli sözleşmesi olup olmadığını pek önemsemiyor; bana göre bağlayıcılığı yok.
Fotoğrafçılar ve plastik sanatlarla ilgilenen diğer sanatçılar için de durum aynı mı?
Feyyaz Yaman: Evet. Onlar da güvencesiz çalışmanın ötesinde bir sorun yaşıyorlar: meslek olarak tanınmıyorlar. Meslek savaşı bile verilmiyor; kendi haklarını savunmuyorlar. En büyük engel, “serbest meslek sahibi” statüsünde sayılmaları. Fatura kesmekten muaf olmayı veya vergi ödememeyi avantaj sanıyorlar; oysa bu onları baştan dezavantajlı hâle getiriyor. Oradan işe başlıyor, bir tanıdığının koleksiyonerinin yanında çalışıyor. Çalışanların çoğu da aynı durumda.
Bu güvencesizlik genç kuşak sanatçılarda da görülüyor mu?
Feyyaz Yaman: Kesinlikle. Tiyatro oyuncuları, galerilerde sergi görevlisi olarak çalışan part-time gençler — çoğu üniversite öğrencisi — sigortalı sözleşme ile çalıştırılmıyor; ücret bile almıyorlar. Güzel sanatlar öğrencileri, sergi görevlisi olarak bedava çalıştırılıyor. Böylece “kullanışlı nesil” yetiştiriliyor.
Devlet desteği bu durumda hiç etkili olamıyor mu?
Feyyaz Yaman: Evet, devlet desteği de problemli. Ama esas mesele şu: sanatçılar, piyasa ilişkilerinden tamamen soyut bir eğitim alıyorlar. Okuldayken gerçekler onlara anlatılmıyor; ilişkilendirilmiyor. Bu hayatı tanımadıkları için okuldan çıktıklarında soğuk bir duşla karşılaşıyorlar ve çoğu yıkılıyor.
Birçok yetenekli sanatçı, mesleğini bırakıp tali işlere yöneliyor. Ben 70’li yıllarda öğrenciydim, 80’de akademiden çıktım. O zaman temel sanat eğitimiyle birlikte perspektif eğitimi alıyorduk. Yılmaz Hoca bize demişti:
“Oğlum, öğrenin! Siz ressamlıktan para kazanacağınızı mı sanıyorsunuz? Hepiniz belediyeye teknik ressam olarak gireceksiniz. Bu işi öğrenin, size ileride faydası olacak.”
Gerçekten de haklı çıktı. Sonradan dijital sistemle meslek başka bir boyut kazandı; ama sanatçılar para kazanmayı başka yollarla öğrenmek zorunda kaldı.
Siz bu geçişi nasıl yaşadınız?
Feyyaz Yaman: Ben de galeriyi yürütmek, ekonomi üretmek, dekor ve dış cephe işleri yapmak, dijital baskı olmayan dönemde kendi elimle üretmeyi öğrenmek zorunda kaldım. Olimpiyatlar, kongreler için işler yaptım. Ama herkes bu imkânları bireysel yeteneğiyle sonuna kadar zorlayıp ekonomi üretecek durumda değil. Üstelik bunu yaptığınızda da sanat yapamıyorsunuz.
Ben de öyle düştüm; kendimi hep iddialı, iyi bir sanatçı adayı olarak görmeme rağmen yeteneğimi başka alanlarda kullanmak zorunda kaldım. Erzurum Olimpiyatları’nda teknik sahne hazırlamak bir ressam işi değil. Ama Türkiye’de sanatçının hayatta kalmak için buna mecbur kalması çok yaygın.
Türkiye’de sanatçının önünü açacak sistemler eksik mi?
Feyyaz Yaman: Kesinlikle. Mesela Anselm Kiefer’in hayatı gösteriliyor: Adamın atölyesi fabrika gibi büyük, yaratıcılığını kanıtladığında destek olacak kurumlar, fonlar, sponsorlar var. Sistemi yalnızca sömürü üzerine değil, kültür ve ulusal değerler içinde işliyor.
Bizde ise yurt dışında tanıtılacak sanatçı denilince reklam sektöründe öne çıkan birkaç isim görünüyor: Refik Anadol ya da Ahmet Güneştekin. Güneştekin sanatı üzerinden değil, aşiret gelenekleri üzerinden tanıtılıyor. Klasmana giremiyor ama parasıyla Venedik’te bina kiralayıp sergi açabiliyor.
Sanat yapmak ve varlığını sürdürmek birbiriyle çelişiyor diyebilir miyiz?
Feyyaz Yaman: Aynen öyle. Sanatçı “sanat yapacağım” dediğinde hayatını çeviremiyor; hayatını çevirdiğinde ise sanatından kaybediyor. Bu yüzden niye büyük ressamlar çıkmıyor sorusu ortaya çıkıyor. Yurt dışında kendini kabul ettirmiş sanatçımız yok; çünkü oradaki sistem yaratıcılığı destekliyor, bizde bireyi yalnız bırakıyor.
Alman resminde Bihterler, Baselitz’ler var; İtalyan resminde Sekizler grubu Berlin’de sergi açıyor. Bizde böyle bir birliktelik yok; potansiyel insanlar da ancak kendi bireysel kavgasını vererek var olabiliyor. Mehmet Güleryüz, Neşe Erdok gibi isimler ömürlerini bu işe adamış; ama onlar bile kenarda, kendi dünyalarında kalıyor. Dışarıdaki yapılar kapalı, içeridekiler sürekli para derdinde; fırsatlar kaçıyor. Oysa Türk sanatçıları yetenek açısından yurt dışındaki birçok isimle boy ölçüşebilir. Ama sistem kısır, kendi kuyruğunu yiyen bir yapı.
Piyasadaki dengesizlikler, sanatın içeriğine ve sanatçı ilişkilerine nasıl yansıyor?
Feyyaz Yaman: Medya Refik Anadol gibi örneklerle “New York’ta gökdelenlere iş yaptı, milyonlar kazandı” gibi cazip bir imaj sunuyor. Ama bu paralar herkese erişilebilir değil. Mehmet Güleryüz gibi, ömrünü işine adamış, işinin değerini koruyabilmiş sanatçılar çok az.
Piyasanın arka planında faturalama ve vergiden düşme hikâyeleri var. Müzelerde yüksek rakamlarla satış gösterilip balon kültürü oluşturuluyor. Bu yüksek rakamların ardında, piyasayı akıllı oynayan bir döngü var; kalanlar ise çok az, ancak çok akıllı oynayabilenler kalıyor.
Sonuç: Türkiye’de Sanatçının Durumu
Sanatçılar, görünmez emeğin içinde ürettikçe borçlanan, özgürlük ve güvence eksikliği içinde yaşayan bir kuşak. Sağlık güvencesi yok, emeklilik neredeyse imkânsız, mesleki haklar örgütsüzlük nedeniyle sürekli gasp ediliyor. Yaman, Karşı Sanat Çalışmaları’nda bu görünmezliği kırmak ve dayanışmayı güçlendirmek için mücadele ediyor. Türkiye’de plastik sanatın gerçek görünümü, sanatçının bireysel ve kolektif haklarının yokluğunda şekilleniyor; ve bu durum, yalnızca ekonomik değil, kültürel bir kriz de yaratıyor.
Bir ressam için boya, tuval ve ışık, yalnızca bir ifade aracı değil; aynı zamanda yaşama tutunmanın, insanca var olma mücadelesinin de sembolleridir. Ekonomik zorluklar, sosyal güvencesizlik, piyasaya teslim edilen estetik değerler… Bütün bunlar, sanatçının yaratma özgürlüğünü sınırlandırırken; resim, bir meslek olmaktan çıkıp bir direnç biçimine dönüşüyor.
İstanbul’un göbeğinde, Galatasaray’daki Karşı Sanat Çalışmaları, tam da bu direnişin mekânı.
Feyyaz Yaman’ın yıllardır yürüttüğü bu galeri, yalnızca sergi alanı değil; sanatçıların dayanışma, nefes alma ve birbirine tutunma alanı.
Yaman, hem kendi yaşamı hem de sanatçı dostlarının deneyimleri üzerinden, Türkiye’de bir ressamın nasıl ayakta kaldığını, sanatın hangi koşullarda üretilebildiğini anlatıyor.
Hatice Özbay : Türkiye’de ressam olmak, emekli olmak ve İstanbul’un göbeğinde bir sanat galerisini yürütmek kolay olmasa gerek. Bütün bunlarla nasıl baş ediyorsunuz? Ressamlar hangi meslek grubunda sayılıyor — esnaf mı, serbest meslek sahibi mi, yoksa gerçekten “ressam” mı?
Feyyaz Yaman: Evet… Türkiye’de ressam olmak ve Taksim’de bir galeriyi ayakta tutmak gerçekten karmaşık bir durum. Çünkü sanatçı, bireysel varlığıyla hep ön plandadır; bu da kişisel sorunlarını ortaklaştırmasını, dayanışma içinde örgütlenmesini zorlaştırıyor. Türkiye sanatında bu, hâlâ ciddi bir problem.
Sinema gibi alanlarda sendikalaşma, dernekleşme mümkün olabiliyor ama ressamlar bunu başaramıyor. Bunun bir nedeni, bireysellik ve egolar; asıl nedense bunun bir sosyal sorun olarak görülmemesi. Ortaklaşma duygusu, bireysellik duvarına çarpıyor.
Oysa dayanışma, dernekleşme gibi alanlar bu çıkmazı aşabilir. UPSD bu yönde adımlar attı ama bugün geldiğimiz noktada hâlâ örgütlü bir mesleki bilinçten söz etmek zor.
Sanatçılar genellikle kendilerini serbest meslek sahibi olarak görüyor. Bu statü yasallaştırılmış olsa da haklardan yararlanma alanı çok sınırlı. Örneğin, bir tablo satıldığında çoğu sanatçı fatura kesemiyor; bu işlemi galerici yapıyor.
Fakat galericiler bu durumu sömürüye çeviriyor: “Senin adına fatura keseceğim, vergi, KDV, stopaj ödeyeceğim” diyerek neredeyse eserin bedelinin %60’ını gider gösteriyorlar. Sonra “Bu kârı ikiye bölelim” diyorlar ve sanatçıya kalan pay %30’a düşüyor. Taksitli satışlarda bu oran daha da azalıyor. Böylece sanatçı, galericilik sistemine borçlu hâle geliyor.
Sadece çok ünlü birkaç isim bu bağımlılıktan sıyrılabiliyor; ama onların bile piyasayla ilişkisi problemli. Kültür piyasası bu durumu bir tuzak olarak kullanıyor.
Sanatçılar örgütsüz oldukları için sağlık sigortasından da mahrum. Sadece bireysel ödemeleriyle bazı hizmetlerden yararlanabiliyorlar. Sezai Özdemir, Yavuz Tanyeri gibi isimler yaşlılıklarında yalnız ve sağlık sorunlarıyla baş başa kaldılar. Sağlık giderlerini de ancak işlerinden kazandıkları gelirle karşılayabiliyorlar.
Emeklilik konusu ise daha da karmaşık. Çoğu sanatçı, vasıfsız işçi statüsünde SSK’dan yararlanabiliyor ya da özel emeklilik sistemine katılabiliyorsa ancak öyle fayda sağlıyor. Dernekler aracılığıyla Kültür Bakanlığı’na yapılan bazı özel başvurular sayesinde sınırlı haklar tanınsa da genel bir yasa hâlâ yok. Sanatçılara en alt düzeyde maaş bağlanıyor; sosyal haklardan kısıtlı biçimde yararlanabiliyorlar.
Sağlık hizmetlerine erişim de büyük bir problem: uzun kuyruklar, randevu ve MR bekleme süreleriyle baş etmek zorundalar. Ancak bazı koleksiyonerlerle ilişkileri olan sanatçılar, onların aracılığıyla özel hastanelerden destek bulabiliyor.
Ama açık konuşmak gerekirse; akademide çalışanlar dışında, plastik sanatlarla ilgilenen sanatçıların yaşam güvencesi neredeyse sıfır.
Peki, bir ressam ya da plastik sanatlarla ilgilenen sanatçılar nasıl emekli olabiliyor?
Feyyaz Yaman: Aslında çoğu olamıyor. Bu alan öyle bir yer ki, emeklilik sistemi ancak dışarıdan destekle yürüyebiliyor. Benim durumum biraz farklı. Ekonomik olarak ayakta kalabilmek için kendi iş hayatımı kurmak zorunda kaldım. “Atölye Alaturka” diye bir yer açtım; orada dekor işleri ve ikame işler yapıyorduk.
Bu nedenle orası bir şirket olmak zorundaydı ve benim de emeklilik sürecim bu şirket üzerinden yürüdü. Ama düzenli şekilde SSK’ya hiç girmedim. Vergi dairesi geldi, “Senin Bağ-Kur’un yok” dedi. Ondan sonra zorunlu, cezalı bir kayıt yaptılar.
O sayede, şimdi 18.000 TL civarında bir emekli maaşı alabiliyorum. Ama aynı kişi 60.000 TL kira ödüyor, 6.000 TL aidat veriyor. Yani hâlâ çalışmak zorundayım. Bu şartlarda emekli olmak, yaşamak anlamına gelmiyor.
Bugüne kadar sağlık sorunlarını, hem kendi bireysel durumunu hem de ailenin sağlık ihtiyaçlarını nasıl karşıladın? Ekonomik olarak bunlarla nasıl baş ettin?
Feyyaz Yaman: Hep kendi imkânlarımla yaptım. Mesela dişlerimi hiç yaptırmadım ve hâlâ yaptıramıyorum. Ancak mecbur kaldığımda, yani zorunlu durumlarda doktora gidiyorum. Bir süre önce fıtık sorunu için gitmiştim; o sırada kalp sorunum ortaya çıktı ve kalp ameliyatı oldum.
Ama bunu tamamen çevrem sayesinde başarabildim. Resim yapan bir arkadaşımız, Doktor Ahmet Öcal olmasaydı, ameliyata bile giremezdim. Yoksa MR çektirmek bile sorun. Kayıt açtırmak, sıra almak… Çok ileri tarihlere veriliyor. Ameliyat sonrası kontrole gittiğimde de durum benzer: “1,5 dakikanız var,” diyorlar. İçeri giriyorsun, sorular soruluyor, EKG çektiriliyor, “Tamam, sorun yok, güle güle” diyorlar.
Sağlık sorunları gerçekten böyle. Plastik sanatlarla ilgilenen bir sanatçı için sağlık güvencesi neredeyse hiç yok. Her şey kişisel ilişkilerle, dostluklar ve tanıdıklar üzerinden yürüyebiliyor.
Sanatçılar hem meslek olarak tanınmıyor hem de emekli olmakta zorluk çekiyorlar. Buna rağmen senin açtığın galeri, birçok sivil inisiyatife ve sanatçıya açık bir alan. Bu dayanışmayı sürdürmek zor olmuyor mu?
Feyyaz Yaman: Evet, çok zor. Galeriden yararlanan birçok sivil inisiyatif var, ama geri dönüş çoğu zaman yalnızca küçük katkılarla veya dayanışmayla oluyor. Bazen o da olmuyor. Beklenti içinde olmak doğru değil; esas mesele, böyle bir ortamda buluşup ortak sorunlarımızı konuşabilmek.
Ben sanatçı yapılarına gidip sorunları tek tek anlatmaya, örgütlenmeyi ve dayanışmayı hatırlatmaya çalışıyorum. Mesela “Buradan Nereye” grubunun toplantılarına katılıyorum ve sanatçılara şunu söylüyorum: “Dernekleşelim, gerekirse sendikalaşalım, haklarımızı kazanmak için ortak hareket edelim.”
Plastik sanatların farklı kolları, karikatürcüler, heykeltıraşlar, ressamlar, grafikerler birleşirse bir konfederasyon kurulabilir. O zaman Kültür Bakanlığı karşısında taleplerimizi daha güçlü savunabiliriz; seyahat özgürlüğünden barınma hakkına, Darüşşafaka’dan yararlanmaya kadar prosedür oluşturma hakkımız olur. Ama örgütlenme olmadığı için sürekli dezavantajlı bir konumdayız; ilişkiler ağı hep negatif bir döngüde devam ediyor.
Yakın zamanda kaybettiğimiz sanatçı N.H. D. gibi arkadaşlarımız, hastane yolunda hayatını yitirdi. Çok kıymetliydi; yalnız yaşıyordu ve pandemide hiçbir sosyal haktan faydalanamadı. Eğer hastane sıralarında beklemek zorunda kalmasaydı, belki o dönemde daha az risk altında olurdu.
Benzer şekilde, E. Bey (heykeltıraş) şu anda sağlık sorunu değil, doğrudan yaşam sorunuyla uğraşıyor; atölye ve barınacak yer bulamıyor. Sanatçılara işlerini depolayabilecekleri ve aynı zamanda yaşamlarını sürdürebilecekleri mekânlar sağlanmalı. İstanbul’da bu durum artık elzem; birçok sanatçı atölyesini kapattı, evini boşalttı ve üç-dört kişi bir arada yaşamaya çalışıyor. Biz de elimizden geldiğince birbirimize destek olmaya çalışıyoruz.
Dernekleşme meselesi sürekli gündemde. Mevcut dernekler ise çoğu zaman kişisel çıkarlar için kullanıldığı için işlevsiz hale geliyor. UPSD gibi uluslararası standartlara sahip bir dernek, Avrupa düzeyindeki örgütlenme modellerine yaklaşamıyor. Görünürde 1500–2000 üyeli bir dernek, pratikte 40 kişiyle dönüyor.
Bu nedenle, sinemacılar veya yazarlar sendikası kadar örgütlü bir yapı yok plastik sanatlarda. Grafikerler biraz daha şanslı; reklam ajanslarında çalıştıkları için haklardan faydalanabiliyorlar. Ama ressamlar, heykeltıraşlar ve fotoğrafçılar çoğunlukla piyasa işlerinde mesleklerini tali olarak kullanıyor; geçici sigortalarla veya çoğu zaman sigortasız çalışıyorlar. Çok ağır koşullarda, sanat yapamadan, yerli dizilerin setlerinde veya fuarların dekor bölümlerinde ucuz iş gücü olarak çalışıyorlar. Durum gerçekten kötü.
Sanatçılar arasında ekonomik zorluklardan ve sosyal güvencesizlikten söz ettik. Sizce bunun temel nedeni nedir?
Feyyaz Yaman: Marka olma derdinde oldukları için kendi zaaflarını ve zayıflıklarını hep maskeliyorlar. Başka biri işçi olsaydı patrona karşı oturup direnebilirdi; ama burada “aman imaj bozmayayım” diye davranılıyor. Zeminleri kayboluyor. Şu anda bütün arkadaşlarımın atölye ve barınma sorunu var. Ama herkes sürekli “İşimi verdim mi?”, “Koleksiyoner işimi verdi mi?”, “İşi şu fiyata aldım mı?” gibi konularla meşgul. Bu maskenin altında gerçek sorunlar görünmez oluyor; bu durum düzen için kullanışlı bir nesneye dönüşüyor, galerilerde rekabette kullanılıyor. Büyük galeriler bile kaç kişinin sigortalı olduğunu veya sosyal güvenlikli sözleşmesi olup olmadığını pek önemsemiyor; bana göre bağlayıcılığı yok.
Fotoğrafçılar ve plastik sanatlarla ilgilenen diğer sanatçılar için de durum aynı mı?
Feyyaz Yaman: Evet. Onlar da güvencesiz çalışmanın ötesinde bir sorun yaşıyorlar: meslek olarak tanınmıyorlar. Meslek savaşı bile verilmiyor; kendi haklarını savunmuyorlar. En büyük engel, “serbest meslek sahibi” statüsünde sayılmaları. Fatura kesmekten muaf olmayı veya vergi ödememeyi avantaj sanıyorlar; oysa bu onları baştan dezavantajlı hâle getiriyor. Oradan işe başlıyor, bir tanıdığının koleksiyonerinin yanında çalışıyor. Çalışanların çoğu da aynı durumda.
Bu güvencesizlik genç kuşak sanatçılarda da görülüyor mu?
Feyyaz Yaman: Kesinlikle. Tiyatro oyuncuları, galerilerde sergi görevlisi olarak çalışan part-time gençler — çoğu üniversite öğrencisi — sigortalı sözleşme ile çalıştırılmıyor; ücret bile almıyorlar. Güzel sanatlar öğrencileri, sergi görevlisi olarak bedava çalıştırılıyor. Böylece “kullanışlı nesil” yetiştiriliyor.
Devlet desteği bu durumda hiç etkili olamıyor mu?
Feyyaz Yaman: Evet, devlet desteği de problemli. Ama esas mesele şu: sanatçılar, piyasa ilişkilerinden tamamen soyut bir eğitim alıyorlar. Okuldayken gerçekler onlara anlatılmıyor; ilişkilendirilmiyor. Bu hayatı tanımadıkları için okuldan çıktıklarında soğuk bir duşla karşılaşıyorlar ve çoğu yıkılıyor.
Birçok yetenekli sanatçı, mesleğini bırakıp tali işlere yöneliyor. Ben 70’li yıllarda öğrenciydim, 80’de akademiden çıktım. O zaman temel sanat eğitimiyle birlikte perspektif eğitimi alıyorduk. Yılmaz Hoca bize demişti:
“Oğlum, öğrenin! Siz ressamlıktan para kazanacağınızı mı sanıyorsunuz? Hepiniz belediyeye teknik ressam olarak gireceksiniz. Bu işi öğrenin, size ileride faydası olacak.”
Gerçekten de haklı çıktı. Sonradan dijital sistemle meslek başka bir boyut kazandı; ama sanatçılar para kazanmayı başka yollarla öğrenmek zorunda kaldı.
Siz bu geçişi nasıl yaşadınız?
Feyyaz Yaman: Ben de galeriyi yürütmek, ekonomi üretmek, dekor ve dış cephe işleri yapmak, dijital baskı olmayan dönemde kendi elimle üretmeyi öğrenmek zorunda kaldım. Olimpiyatlar, kongreler için işler yaptım. Ama herkes bu imkânları bireysel yeteneğiyle sonuna kadar zorlayıp ekonomi üretecek durumda değil. Üstelik bunu yaptığınızda da sanat yapamıyorsunuz.
Ben de öyle düştüm; kendimi hep iddialı, iyi bir sanatçı adayı olarak görmeme rağmen yeteneğimi başka alanlarda kullanmak zorunda kaldım. Erzurum Olimpiyatları’nda teknik sahne hazırlamak bir ressam işi değil. Ama Türkiye’de sanatçının hayatta kalmak için buna mecbur kalması çok yaygın.
Türkiye’de sanatçının önünü açacak sistemler eksik mi?
Feyyaz Yaman: Kesinlikle. Mesela Anselm Kiefer’in hayatı gösteriliyor: Adamın atölyesi fabrika gibi büyük, yaratıcılığını kanıtladığında destek olacak kurumlar, fonlar, sponsorlar var. Sistemi yalnızca sömürü üzerine değil, kültür ve ulusal değerler içinde işliyor.
Bizde ise yurt dışında tanıtılacak sanatçı denilince reklam sektöründe öne çıkan birkaç isim görünüyor: Refik Anadol ya da Ahmet Güneştekin. Güneştekin sanatı üzerinden değil, aşiret gelenekleri üzerinden tanıtılıyor. Klasmana giremiyor ama parasıyla Venedik’te bina kiralayıp sergi açabiliyor.
Sanat yapmak ve varlığını sürdürmek birbiriyle çelişiyor diyebilir miyiz?
Feyyaz Yaman: Aynen öyle. Sanatçı “sanat yapacağım” dediğinde hayatını çeviremiyor; hayatını çevirdiğinde ise sanatından kaybediyor. Bu yüzden niye büyük ressamlar çıkmıyor sorusu ortaya çıkıyor. Yurt dışında kendini kabul ettirmiş sanatçımız yok; çünkü oradaki sistem yaratıcılığı destekliyor, bizde bireyi yalnız bırakıyor.
Alman resminde Bihterler, Baselitz’ler var; İtalyan resminde Sekizler grubu Berlin’de sergi açıyor. Bizde böyle bir birliktelik yok; potansiyel insanlar da ancak kendi bireysel kavgasını vererek var olabiliyor. Mehmet Güleryüz, Neşe Erdok gibi isimler ömürlerini bu işe adamış; ama onlar bile kenarda, kendi dünyalarında kalıyor. Dışarıdaki yapılar kapalı, içeridekiler sürekli para derdinde; fırsatlar kaçıyor. Oysa Türk sanatçıları yetenek açısından yurt dışındaki birçok isimle boy ölçüşebilir. Ama sistem kısır, kendi kuyruğunu yiyen bir yapı.
Piyasadaki dengesizlikler, sanatın içeriğine ve sanatçı ilişkilerine nasıl yansıyor?
Feyyaz Yaman: Medya Refik Anadol gibi örneklerle “New York’ta gökdelenlere iş yaptı, milyonlar kazandı” gibi cazip bir imaj sunuyor. Ama bu paralar herkese erişilebilir değil. Mehmet Güleryüz gibi, ömrünü işine adamış, işinin değerini koruyabilmiş sanatçılar çok az.
Piyasanın arka planında faturalama ve vergiden düşme hikâyeleri var. Müzelerde yüksek rakamlarla satış gösterilip balon kültürü oluşturuluyor. Bu yüksek rakamların ardında, piyasayı akıllı oynayan bir döngü var; kalanlar ise çok az, ancak çok akıllı oynayabilenler kalıyor.
Sonuç: Türkiye’de Sanatçının Durumu
Sanatçılar, görünmez emeğin içinde ürettikçe borçlanan, özgürlük ve güvence eksikliği içinde yaşayan bir kuşak. Sağlık güvencesi yok, emeklilik neredeyse imkânsız, mesleki haklar örgütsüzlük nedeniyle sürekli gasp ediliyor. Yaman, Karşı Sanat Çalışmaları’nda bu görünmezliği kırmak ve dayanışmayı güçlendirmek için mücadele ediyor. Türkiye’de plastik sanatın gerçek görünümü, sanatçının bireysel ve kolektif haklarının yokluğunda şekilleniyor; ve bu durum, yalnızca ekonomik değil, kültürel bir kriz de yaratıyor.






FACEBOOK YORUMLAR