google.com, pub-8298445685675651, DIRECT, f08c47fec0942fa0
Zafer Özcivan

Zafer Özcivan

[email protected]

SON 10 YILDA TÜRKİYE, AVRUPA'NIN EN GENÇ ÜLKESİ OLDU

15 Şubat 2026 - 19:24

Avrupa, son on yılda sessiz ama derin bir dönüşümden geçiyor. Bu dönüşümün adı demografik yaşlanma. Doğum oranlarının düşmesi, yaşam süresinin uzaması ve genç nüfusun azalması, kıtanın ekonomik ve sosyal dokusunu köklü biçimde değiştiriyor. Bugün Avrupa Birliği, tarihin en yaşlı nüfus yapılarından birine doğru ilerlerken, bu tablonun hemen yanı başında dikkat çekici bir istisna duruyor: Türkiye. Türkiye, genç nüfus yapısıyla Avrupa coğrafyasında giderek daha da ayrışıyor ve stratejik bir avantaj elde ediyor.
AVRUPA’DA YAŞLANMA TRENDİ DERİNLEŞİYOR
Avrupa’da yaşlanma yeni bir olgu değil; ancak son on yılda bu süreç belirgin biçimde hız kazandı. Ortalama yaşam süresi artarken, doğurganlık oranları birçok ülkede nüfusun kendini yenileme eşiğinin oldukça altına geriledi. Bu durum, çalışma çağındaki nüfusun daralmasına, yaşlı nüfusun ise hızla artmasına yol açıyor. Bugün pek çok Avrupa ülkesinde 65 yaş üstü nüfusun toplam nüfus içindeki payı rekor seviyelere ulaşmış durumda.
Yaşlanan nüfus, yalnızca istatistiksel bir mesele değil; doğrudan ekonomik büyüme, kamu maliyesi ve sosyal refah sistemleri üzerinde baskı yaratıyor. Emeklilik sistemleri daha fazla yük taşırken, sağlık harcamaları artıyor, üretken nüfus azalıyor. Avrupa ekonomilerinin uzun vadeli büyüme potansiyeli, tam da bu nedenle tartışma konusu hâline geliyor.
DOĞUM ORANLARINDAKİ DÜŞÜŞ VE GÖÇ DENGESİ
Avrupa’daki yaşlanmanın temel nedenlerinden biri, kalıcı hâle gelen düşük doğum oranları. Şehirleşme, yaşam maliyetlerinin artması, kariyer öncelikleri ve aile yapısındaki değişimler, çocuk sahibi olma eğilimini zayıflatıyor. Bazı ülkelerde doğum oranları tarihsel dip seviyelere inerken, nüfus artışı büyük ölçüde göçe bağımlı hâle geliyor.
Ancak göç de tek başına çözüm değil. Göçmen nüfusun entegrasyonu, eğitim ve istihdam süreçleri, sosyal uyum gibi alanlarda yeni sorunlar doğuruyor. Dolayısıyla Avrupa, yaşlanma sorununu sadece dış kaynaklarla telafi etmekte zorlanıyor.
TÜRKİYE’NİN GENÇ NÜFUS AVANTAJI
Bu tablo karşısında Türkiye, Avrupa’dan belirgin şekilde ayrışıyor. Türkiye’nin nüfus yapısı hâlâ görece genç. Çalışma çağındaki nüfusun toplam nüfus içindeki payı yüksek seyrini koruyor. Bu durum, ekonomik dinamizm açısından önemli bir avantaj anlamına geliyor.
Genç nüfus; daha fazla üretim potansiyeli, daha geniş bir iç pazar ve yeniliklere daha hızlı uyum demek. Avrupa yaşlanırken, Türkiye’nin bu demografik yapıyı koruması, ülkeyi yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte de dikkat çekici bir konuma taşıyor. Özellikle dijitalleşme, teknoloji ve hizmet sektörlerinde genç iş gücü, Türkiye için kritik bir kaldıraç işlevi görüyor.
EKONOMİK REKABET VE İŞ GÜCÜ DENGESİ
Avrupa’da yaşlanan nüfus, iş gücü piyasasında daralmaya yol açarken, Türkiye’de genç nüfus iş gücüne katılım potansiyelini canlı tutuyor. Bu fark, önümüzdeki yıllarda ekonomik rekabetin yönünü belirleyebilir. Avrupa ülkeleri, nitelikli iş gücü açığını kapatmak için dışa daha fazla bağımlı hâle gelirken, Türkiye kendi insan kaynağını doğru yönlendirdiği takdirde üretim ve ihracat kapasitesini artırabilir.
Ancak bu avantaj kendiliğinden sürdürülebilir değil. Eğitim kalitesi, istihdam olanakları ve verimlilik artışı sağlanmadığı sürece genç nüfus, fırsat olmaktan çıkıp risk hâline de gelebilir. Dolayısıyla demografik avantajın ekonomik kazanca dönüşmesi, doğru politikalarla mümkün.
SOSYAL YAPI VE KUŞAKLAR ARASI DENGE
Yaşlanan Avrupa’da kuşaklar arası denge giderek hassaslaşıyor. Çalışan nüfusun omuzlarındaki vergi ve sosyal güvenlik yükü artarken, genç kuşaklar bu sistemin sürdürülebilirliğini sorguluyor. Türkiye’de ise gençlerin sayısal ağırlığı, sosyal yapıyı farklı bir yönde şekillendiriyor. Eğitim, istihdam ve konut gibi alanlarda genç nüfusun talepleri belirleyici oluyor.
Bu durum, kamu politikalarının odağını da değiştiriyor. Avrupa’da yaşlı bakım hizmetleri ve emeklilik reformları öne çıkarken, Türkiye’de gençlere yönelik eğitim ve iş politikaları öncelik kazanıyor.
JEOPOLİTİK VE STRATEJİK ETKİLER
Demografi, yalnızca ekonomiyle sınırlı bir konu değil; aynı zamanda jeopolitik bir unsur. Genç ve dinamik nüfus, askeri kapasite, üretim gücü ve diplomatik etki açısından da önem taşıyor. Avrupa’nın yaşlanması, uzun vadede küresel güç dengelerinde kıtanın ağırlığını azaltabilir. Türkiye ise genç nüfusuyla bu dengede daha görünür bir rol üstlenme potansiyeline sahip.
Özellikle Avrupa ile ekonomik ve siyasi ilişkilerde, Türkiye’nin demografik yapısı stratejik bir koz olarak öne çıkıyor. İş gücü, üretim ve tüketim kapasitesi açısından Türkiye, Avrupa’nın yaşlanan ekonomileri için tamamlayıcı bir unsur hâline geliyor.
GELECEĞE DAİR İKİ FARKLI YOL
Son on yılın verileri, Avrupa ile Türkiye arasında demografik açıdan iki farklı yol çizildiğini gösteriyor. Avrupa yaşlanıyor, Türkiye görece genç kalıyor. Bu fark, önümüzdeki yıllarda ekonomik, sosyal ve siyasi sonuçlar doğuracak.
Ancak bu tablo durağan değil. Türkiye de doğum oranlarındaki düşüşten etkileniyor ve genç nüfus avantajı zamanla zayıflayabilir. Avrupa ise teknoloji, otomasyon ve göç politikalarıyla yaşlanmanın etkilerini hafifletmeye çalışıyor. Yani demografi kader değil; doğru politikalarla yönlendirilebilen bir süreç.
SONUÇ: GENÇLİK AVANTAJ MI, SORUMLULUK MU?
Avrupa’nın yaşlanması ve Türkiye’nin genç kalması, ilk bakışta net bir avantaj gibi görünüyor. Ancak genç nüfus, beraberinde büyük bir sorumluluk da getiriyor. Eğitimli, üretken ve umutlu bir gençlik yaratılmadığı sürece bu avantaj hızla eriyebilir.
Bugün tablo açık: Avrupa yaşlanıyor, Türkiye gençliğini koruyor. Asıl soru şu: Türkiye bu gençliği ekonomik büyüme, toplumsal refah ve küresel rekabet gücüne dönüştürebilecek mi? Önümüzdeki on yıl, bu sorunun cevabını net biçimde ortaya koyacak.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum