Zafer Özcivan

Zafer Özcivan

[email protected]

NİCELİKSEL GENİŞLEME POLİTİKALARI

20 Ocak 2026 - 12:39

Son yıllarda küresel ekonomi, para politikalarının geleneksel sınırlarını aşan yöntemlerle şekilleniyor. Özellikle faiz oranlarının dip seviyelere gerilediği dönemlerde, merkez bankaları ekonomiyi canlandırmak için alternatif araçlara yöneliyor. Bu araçların başında niceliksel genişleme (quantitative easing - QE) geliyor. Niceliksel genişleme, bankaların piyasaya likidite sağlamak amacıyla uzun vadeli devlet tahvilleri veya özel sektör varlıklarını satın almasıyla uygulanıyor. Amaç, piyasadaki para arzını artırmak, faizleri düşük tutmak ve ekonomik büyümeyi desteklemek. Peki, bu politika gerçekten ekonomiyi canlandırmada yeterli mi, yoksa yan etkileriyle birlikte yeni riskler mi doğuruyor?

QE’nin temel mantığı ve işleyişi
Niceliksel genişlemenin temel prensibi oldukça basit: Merkez bankası, piyasada borçlanma araçlarını satın alarak bankaların ellerindeki nakdi artırır. Artan likidite, bankaların kredi verme kapasitesini yükseltir ve böylece tüketici harcamaları ve yatırım faaliyetleri teşvik edilmiş olur. Örneğin, ABD Merkez Bankası (Fed), 2008 küresel krizinin ardından trilyonlarca dolarlık tahvil alımları yaparak piyasaya büyük miktarda para enjekte etti. Japonya Merkez Bankası ise yaklaşık iki on yıldır QE uygulayarak deflasyonist baskılarla mücadele ediyor.

Bu mekanizma basit görünse de etkisi karmaşıktır. Para arzı arttığında, kısa vadeli faizler düşer ve borçlanma maliyetleri azalır. Bu, işletmelerin yeni yatırımlar yapmasını ve tüketicilerin kredilerle harcama yapmasını kolaylaştırır. Ayrıca tahvil fiyatlarının yükselmesi, faiz getirisi düşük alternatif yatırım araçlarını daha cazip kılar ve hisse senedi piyasalarını destekler.

Başarı ve sınırları: QE deneyimleri
QE, özellikle kriz dönemlerinde kısa vadeli likidite sorunlarını çözmede etkili oldu. 2008 krizinde ABD, Avrupa ve Japonya gibi ülkelerde uygulanan niceliksel genişleme politikaları, finansal sistemin çökmesini engelledi ve ekonomik toparlanmayı destekledi. Ancak QE’nin kalıcı ekonomik büyüme yaratmada sınırlı etkileri olduğu da görüldü. Nitekim, uzun süreli QE dönemlerinde yüksek borçlanma ve varlık fiyatlarındaki şişme, sosyal eşitsizlik ve finansal istikrarsızlık gibi sorunları da beraberinde getirdi.

Örneğin, ABD’de Fed’in tahvil alımları konut ve hisse senedi fiyatlarını artırırken, düşük gelirli hane halklarının ekonomik durumunu önemli ölçüde iyileştirmedi. Benzer şekilde Avrupa’da ECB’nin uyguladığı QE, bazı Güney Avrupa ülkelerindeki bankaların kırılganlığını artırdı ve borçluluk sorunlarını çözmedi. Bu durum, niceliksel genişlemenin “büyüme garantisi” olmadığını gösteriyor.

QE ve enflasyon riski
QE’nin en çok tartışılan yan etkilerinden biri de enflasyon üzerindeki etkisidir. Piyasaya büyük miktarda para sürmek, talep yönlü enflasyon riskini artırabilir. Özellikle üretim kapasitesinin sınırlı olduğu veya arz sıkıntılarının yaşandığı ekonomilerde, likidite artışı fiyatları yukarı çekebilir. 2020 sonrası pandemi döneminde ABD ve Avrupa’daki aşırı QE uygulamaları, küresel enerji ve gıda fiyatlarıyla birleşince enflasyonist baskıları tetikledi. Dolayısıyla, QE uygulamak kadar, etkilerini dikkatle izlemek ve zamanında müdahale etmek de kritik öneme sahip.

Alternatif araçlarla kombinasyon
QE tek başına ekonomiyi canlandıramayabilir; genellikle maliye politikası ile birlikte uygulanması gerekir. Hükûmetler, altyapı yatırımları, sosyal harcamalar ve teşvik paketleriyle QE’den sağlanan likiditenin reel ekonomiye aktarılmasını sağlayabilir. Ayrıca, yapısal reformlarla bankacılık sistemi ve finansal piyasaların etkinliği artırılırsa, niceliksel genişlemenin etkisi daha kalıcı olur. Aksi takdirde, likidite yalnızca finansal varlık fiyatlarını yükseltir, reel ekonomiye yansımayabilir.

Türkiye açısından değerlendirme
Türkiye özelinde, faiz politikalarının ve enflasyonun hâkim olduğu ekonomik ortamda QE’nin uygulanabilirliği sınırlıdır. Döviz kurları ve enflasyon baskısı göz önüne alındığında, merkez bankasının doğrudan tahvil alımı kısa vadede likidite sağlasa da uzun vadede finansal istikrarı tehdit edebilir. Ancak, likidite yönetimi ve kredi akışını destekleyecek dikkatli bir QE programı, küçük ve orta ölçekli işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştırabilir ve ekonomik büyümeyi tetikleyebilir.

Sonuç olarak
Niceliksel genişleme, modern para politikalarının en tartışmalı araçlarından biridir. Finansal kriz dönemlerinde ekonomiyi durgunluktan çıkarmada etkili olabilir; fakat kalıcı büyüme ve refah sağlamak için tek başına yeterli değildir. Etkili QE uygulamaları, maliye politikası, yapısal reformlar ve güçlü finansal denetim mekanizmaları ile birlikte yürütülmelidir. Aksi halde, likidite bolluğu sadece varlık fiyatlarını yükseltir ve ekonomik eşitsizlikleri derinleştirir.
Özetle, niceliksel genişleme bir sihirli değnek değildir; doğru kullanıldığında ekonomiye nefes aldırır, yanlış yönetildiğinde ise risklerin kapısını aralar. Merkez bankaları için kritik soru şudur: “Parayı piyasaya sürmek yetiyor mu, yoksa reel ekonomiyi de harekete geçirecek stratejilerle desteklemek gerekiyor mu?”

ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum