Türkiye ekonomisi son yirmi yılda yüksek büyüme dönemleri ile kırılganlıkların iç içe
geçtiği bir yapı sergiledi. Bu süreçte büyümenin önemli bir kısmı inşaat sektörü, gayrimenkul yatırımları ve bu alanlara bağlı hizmetler üzerinden şekillendi. Konut
projeleri, büyük altyapı yatırımları ve kentsel dönüşüm hamleleri kısa vadede istihdam yarattı, iç talebi canlandırdı vez büyüme rakamlarını yukarı çekti. Ancak gelinen noktada,
bu büyüme modelinin sınırlarınaz dayandığımız giderek daha net biçimde görülüyor. Türkiye’nin sürdürülebilir, kapsayıcı ve istikrarlı bir büyüme patikasına girebilmesi için
inşaat odaklı anlayıştan üretim odaklı bir kalkınma modeline yönelmesi artık bir tercih
değil, zorunluluk.
İnşaat sektörü, doğası gereği hızlı hareket eden ve ekonomiyi kısa sürede
canlandırabilen bir alan. Fakat bu sektörün yarattığı katma değer sınırlı, teknoloji içeriği düşük ve dışa bağımlılığı yüksek. Kullanılan girdilerin önemli bir bölümü ithal; enerji,
demir-çelik, makine ve bazı yapı malzemeleri döviz cinsinden temin ediliyor. Bu durum, inşaat üzerinden sağlanan büyümenin aynı zamanda cari açığı büyüten bir etki
yaratmasına yol açıyor. Üstelik inşaat sektöründe yaratılan istihdam büyük ölçüde
geçici; proje bittiğinde iş de sona eriyor. Bu yapı, kalıcı refah artışı yerine dönemsel canlılıklar üretiyor.
Buna karşılık üretim odaklı büyüme, sanayi, tarım ve teknoloji temelli faaliyetler
üzerinden daha derin ve kalıcı bir ekonomik dönüşüm vaat ediyor. Üretim; yalnızca
mal ve hizmetortaya koymak değil, aynı zamanda bilgi birikimi, teknoloji geliştirme,
nitelikli istihdam ve ihracat kapasitesi anlamına geliyor. Bir ülkede üretim arttıkça, yan sektörler de gelişiyor; lojistikten yazılıma, bakım-onarımdan tasarıma kadar geniş bir ekosistem oluşuyor. Bu da büyümenin tek bir alana sıkışmasını engelleyerek ekonomik dayanıklılığı artırıyor.
Türkiye’nin üretim odaklı büyümeye geçişi, öncelikle sanayi politikalarının yeniden
düşünülmesini gerektiriyor. Uzun yıllar boyunca sanayi, büyük ölçüde piyasa
dinamiklerine bırakıldı; kamu, yönlendirici ve stratejik bir rol üstlenmekten kaçındı.
Oysa günümüzde başarılı ekonomilere bakıldığında, devletin akıllı ve seçici sanayi politikalarıyla süreci yönlendirdiği görülüyor. Hangi sektörlerde derinleşileceği, hangi alanlarda teknoloji yatırımlarının teşvik edileceği ve hangi üretim kollarının stratejik
kabul edileceği net biçimde tanımlanmalı. Savunma sanayii, makine, kimya,
biyoteknoloji, yenilenebilir enerji ve tarım teknolojileri gibi alanlar bu açıdan öne çıkıyor.
Üretim odaklı büyümenin bir diğer temel ayağı nitelikli insan kaynağı. İnşaat ağırlıklı büyüme modeli, büyük ölçüde düşük ve orta vasıflı işgücüne dayanıyor. Oysa üretim ekonomisi; mühendislik, teknik bilgi, dijital yetkinlikler ve problem çözme becerileri gerektiriyor. Eğitim sistemi ile işgücü piyasası arasındaki kopukluk giderilmeden, üretim odaklı dönüşümün başarıya ulaşması zor. Mesleki ve teknik eğitimin güçlendirilmesi, üniversite-sanayi iş birliklerinin yaygınlaştırılması ve yaşam boyu öğrenme mekanizmalarının kurulması bu sürecin vazgeçilmez unsurları.
Finansman yapısı da büyüme modelinin karakterini belirleyen kritik faktörlerden biri.
İnşaat odaklı büyüme, genellikle kredi genişlemesine dayanıyor. Bankacılık sistemi,
kısa vadeli ve teminat ağırlıklı kredilerle konut ve gayrimenkul yatırımlarını destekliyor.
Bu yapı, üretim yatırımlarının ihtiyaç duyduğu uzun vadeli ve sabırlı sermayeyi
yeterince besleyemiyor. Üretim odaklı bir model için kalkınma bankacılığı anlayışının güçlendirilmesi, yatırım fonlarının ve sermaye piyasalarının üretime yönlendirilmesi gerekiyor. Aksi halde sanayici, yüksek faiz ve kısa vade baskısı altında yatırım
kararlarını ertelemeye devam edecektir.
İnşaat yerine üretimi merkeze alan bir büyüme anlayışı, bölgesel kalkınma açısından
da daha dengeli sonuçlar üretiyor. İnşaat yatırımları çoğunlukla büyük şehirlerde ve
belirli bölgelerde yoğunlaşıyor. Bu da bölgesel eşitsizlikleri derinleştiriyor. Oysa üretim, doğru teşvik mekanizmalarıyla Anadolu’nun farklı kentlerine yayılabilir. Organize sanayi bölgeleri, tarıma dayalı ihtisas bölgeleri ve teknoloji geliştirme merkezleri, yerel
ekonomileri canlandırırken göç baskısını da azaltabilir.
Elbette bu dönüşüm kısa sürede ve sancısız gerçekleşmeyecek. İnşaat sektörü,
ekonomide önemli bir yer tutmaya devam edecek; konut ihtiyacı, altyapı yatırımları ve kentsel dönüşüm gerekliliği ortadan kalkmış değil. Ancak mesele, inşaatı büyümenin
ana motoru olmaktan çıkarıp, üretimi merkeze alan dengeli bir yapıya geçmek. İnşaat, üretimi destekleyen bir unsur haline geldiğinde; sanayi tesisleri, lojistik altyapı ve enerji yatırımlarıyla bütünleştiğinde gerçek anlamda kalkınmaya hizmet edebilir.
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde net bir yol ayrımı bulunuyor. İnşaat odaklı büyümenin
sağladığı kısa vadeli kazanımlar, uzun vadeli maliyetler üretmeye başladı. Dışa bağımlılık,
düşük verimlilik ve kırılgan istihdam yapısı bu modelin sınırlarını açıkça ortaya koyuyor.
Üretim odaklı büyüme ise daha zahmetli, daha planlı ve daha uzun soluklu bir süreç
gerektiriyor. Ancak bu yol; yüksek katma değer, kalıcı istihdam ve ekonomik bağımsızlık
gibi hedeflere ulaşmanın tek gerçekçi yolu olarak karşımızda duruyor. Türkiye’nin geleceği,
betondan çok bilgiye, metrekareden çok katma değere yatırım yapabilme becerisine bağlı.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]


FACEBOOK YORUMLAR