Avrupa Birliği, son yıllarda küresel tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmaların ardından üretimi yeniden kıta içine çekme hedefini açık biçimde ortaya koyuyor. Pandemi döneminde kapanan fabrikalar, Ukrayna savaşıyla derinleşen enerji krizi, Çin’e olan bağımlılık tartışmaları ve ABD’nin korumacı sanayi politikaları Brüksel’i “stratejik özerklik” söylemini somut adımlara dönüştürmeye zorladı. Ancak kâğıt üzerinde güçlü görünen bu hedef, reel ekonomide aynı hızla karşılık bulmuyor. Avrupa’da faaliyet gösteren şirketler, üretimi geri getirme fikrine ilkesel olarak sıcak baksalar da pratikte oldukça temkinli davranıyor.
Stratejik özerklikten sanayi politikasına
AB’nin üretimi kıtaya çekme çabası, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir tercih olarak öne çıkıyor. Kritik sektörlerde dışa bağımlılığı azaltmak, tedarik zincirlerini kısaltmak ve teknolojik üstünlüğü korumak Brüksel’in temel motivasyonları arasında. Yarı iletkenlerden bataryaya, savunma sanayiinden temiz enerji ekipmanlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede “Avrupa’da üretim” vurgusu giderek daha sık yapılıyor.
Bu yaklaşım, Avrupa Yeşil Mutabakatı ve dijital dönüşüm hedefleriyle de iç içe geçmiş durumda. Karbon ayak izinin düşürülmesi, üretimin çevresel standartlara daha sıkı şekilde tabi olması ve yüksek katma değerli sanayinin desteklenmesi hedefleniyor. AB fonları, teşvik paketleri ve devlet yardımlarına esneklik tanıyan düzenlemeler bu çerçevede devreye sokuluyor.
Şirketlerin tereddüdü nereden geliyor?
Ancak şirketler cephesinde tablo daha karmaşık. Küresel ölçekte faaliyet gösteren firmalar için üretim yeri kararı, yalnızca siyasi çağrılarla şekillenmiyor. Maliyet yapıları, işgücü piyasası, enerji fiyatları, regülasyon yükü ve pazar erişimi gibi faktörler belirleyici olmaya devam ediyor.
Avrupa’da üretim yapmak, birçok sektör için hâlâ yüksek maliyet anlamına geliyor. Enerji fiyatları, özellikle sanayi açısından ABD ve bazı Asya ülkelerine kıyasla daha pahalı. İşgücü maliyetleri ve sosyal yükümlülükler de firmaların hesaplarında önemli bir kalem. Buna ek olarak çevre, iş güvenliği ve rekabet kurallarının sıkılığı, şirketlerin esneklik alanını daraltıyor.
Bu noktada firmalar, “üretimi geri getirelim ama hangi şartlarda?” sorusunu soruyor. Teşviklerin sürekliliği, enerji arzının güvenliği ve düzenleyici çerçevenin öngörülebilirliği netleşmeden büyük ölçekli yatırımlar için düğmeye basmak istemiyorlar.
ABD ve Çin kıskacında Avrupa
Avrupa’nın sanayi politikası, aynı zamanda küresel bir rekabet ortamında şekilleniyor. ABD’nin Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) kapsamında sunduğu cömert teşvikler, birçok Avrupalı şirketi yatırım adresi olarak Atlantik’in öte yakasına yöneltti. Daha ucuz enerji, daha sade teşvik mekanizmaları ve hızlı izin süreçleri, ABD’yi cazip kılıyor.
Çin ise ölçek ekonomisi, güçlü devlet desteği ve entegre tedarik zincirleriyle hâlâ birçok sektörde belirleyici konumda. Avrupa’daki firmalar için Çin yalnızca bir üretim üssü değil, aynı zamanda dev bir pazar. Bu nedenle “Çin’den çıkış” söylemi, pratikte çoğu şirket için sınırlı ve seçici bir stratejiye dönüşüyor.
Sonuçta Avrupa, bir yandan ABD ile yatırım rekabetine girerken diğer yandan Çin’e olan bağımlılığı azaltmaya çalışıyor. Bu ikili baskı, AB’nin üretimi kıtaya çekme hedefini daha da zorlaştırıyor.
Teşvik var, belirsizlik de var
Brüksel, şirketlerin tereddüdünü gidermek için devlet yardımı kurallarında esneklik sağladı, ortak fonlar oluşturdu ve kritik projelere hızlandırılmış onay mekanizmaları getirdi. Ancak ulusal düzeydeki uygulamalar arasında ciddi farklar bulunuyor. Almanya ve Fransa gibi mali kapasitesi yüksek ülkeler, şirketlerine daha cömert destekler sunabilirken; bütçe imkânları sınırlı ülkeler geride kalma riskiyle karşı karşıya.
Bu durum, AB içinde “sanayide parçalanma” endişesini de beraberinde getiriyor. Üretimi geri çekme hedefi, eğer ortak ve dengeli bir zeminde ilerlemezse, kıta içinde yeni eşitsizlikler doğurabilir. Şirketler de bu tabloyu yakından izliyor ve yatırım kararlarını buna göre erteliyor ya da bölüyor.
Reel ekonomi temkinli, söylem iddialı
Şirketlerin temkinli duruşu, aslında Avrupa ekonomisinin genel ruh halini yansıtıyor. Yüksek faiz ortamı, zayıf büyüme görünümü ve talep tarafındaki belirsizlikler, uzun vadeli sanayi yatırımlarını doğal olarak frenliyor. Birçok firma için öncelik, mevcut kapasiteyi korumak ve riskleri yönetmek.
Bu nedenle üretimi tamamen kıtaya geri getirmekten ziyade “çeşitlendirme” stratejisi öne çıkıyor. Firmalar, tek bir ülkeye veya bölgeye bağımlılığı azaltmak için tedarik zincirlerini yaygınlaştırıyor; Avrupa bu zincirin önemli bir halkası haline geliyor ama tek adres olmuyor.
Önümüzdeki yol: Sabır ve tutarlılık
AB’nin üretimi kıtaya çekme hedefi, kısa vadede değil uzun vadede sonuç verebilecek bir strateji olarak öne çıkıyor. Şirketlerin güvenini kazanmak için yalnızca teşvik açıklamak yetmiyor; enerji politikasından ticaret ilişkilerine, regülasyondan finansmana kadar geniş bir alanda tutarlı ve öngörülebilir bir çerçeve gerekiyor.
Aksi halde iddialı söylemlerle başlayan süreç, sınırlı yatırımlarla ve yarım kalan projelerle sonuçlanabilir. Şirketlerin temkinli duruşu, Avrupa için bir uyarı niteliği taşıyor: Sanayi politikasında başarı, yalnızca niyetle değil, uygulamadaki kararlılık ve istikrarla mümkün.
Özetle, AB üretimi kıtaya çekmek istiyor; şirketler ise “şartlar oluşmadan olmaz” diyor. Bu iki yaklaşım arasındaki mesafe kapanabildiği ölçüde, Avrupa sanayisinin geleceği daha sağlam bir zemine oturacak. Aksi halde üretimi geri çağıran çağrılar, temkinli bilançoların gölgesinde kalmaya devam edecek.
Kaynak: Euronews
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]


FACEBOOK YORUMLAR