Bugün yanıt verilmesi gereken soru; Türkiye’nin dayanılmaz boyutlara ulaşan dış ve iç baskılarla nasıl başa çıkılabileceği ve bu kapsamda bu baskılara karşı hangi baş etme araçlarımızın olduğudur. Bu yazımızda; iktidardan sonra bu araçların en önemlisi olan “muhalefet bloku” birleşenleri olarak sayabileceğimiz siyasi partiler, demokratik kitle
örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri, üniversite gençliği ve örgütsüz mücadele veren ve bedel ödeyen bireyleri esas alan önerilerde bulunacağız.
Demokratik rejimlerde muhalefetin işlevi;
1. İktidarı denetlemek ve hesap sormak,
2. Alternatif politikalar üretmek ve seçenek olmak,
3. Toplumun farklı kesimlerini temsil etmek,
4. Kamuoyunu bilgilendirmek ve mobilize etmek,
5. Hukuk devletini ve anayasal düzeni korumak maksadıyla
farkındalık yaratmaktır.
Özetle; iktidar yönetir, muhalefet denetler, seçenek yaratır veotoriterleşmeye karşı emniyet supabı olur. Ama bu beş işlevin belirli düzeylerde de olsa yerine gelmesi iki varsayıma bağlıdır:
Varsayım 1: İktidar ve muhalefet güçlerini temsil eden kesimler; demokratik rejim konusunda isteklidirler ve otokratik eğilimleri kendi içlerinde sınırlayabilecek iç dengelere ve fren mekanizmalarına sahiptirler.
Varsayım 2: Muhalif kesimleri temsil eden öncü siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri; “demokratik rejimlerde muhalefetin görevleri” konusunda yukarıda sayılan bu beş işlev için yeterli bilişsel ve etik niteliklere ve cesarete sahiptirler.
Mevcut Durum
Bugün, Türkiye’nin mevcut durumunda; birinci varsayım geçerliliğini kaybetmiştir. Muhalif kesimin başat gücü olan siyasi partiler ise birinci varsayımın artık geçerli olmadığı konusunda yeterli farkındalığa sahip değildir. Demokrasi ve hukuk konularında “-mış” gibi yaparak ve konfor alanlarını terk etmeyerek bazı faaliyetler icra etmekte, açıklamalar
yapmakta ve devamlı yakınmaktadırlar. Bu çelişki muhalefeti daha da edilgen hale getirmekte, iktidarın Anayasa, yasa, kural ve hukuk tanımayan uygulamalarını halkın gözünde normalleştirmekte ve sonuç olarak iktidarın baskılarıyla başa çıkmakta etkisiz hale gelmesine neden olmaktadır.
Gerçekçi olmak zorundayız. Sevr ve BOP süreçleri işlemeye devam ediyor ve küresel güçler bölgeyi parçalayarak yönetme stratejisini sürdürüyor. Cumhuriyet kurumlarının hafızası silindi ve devlet aklı yok edildi. Siyasi partiler ve mevcut STK'lar ya işlevsiz ya da çözüm üretmekten aciz birer "arkadaş grubu" veya "tabela kurumu" niteliğinde. Kolektif aklımız, bu topraklarda tutunabilmek için henüz yeterli seviyede değil. Bu kritik bir eksikliktir. Yetkin akıl üretmek zorundayız. “Seçimle her şey düzelir” inancı; gerçekçi olmayan bir
varsayımdır.
“Biz iktidara gelince öncekiler gibi yapmayacağız”, “Onlardan daha iyisini yapacağız”, “İleride bütün bunların hesabı sorulacaktır”, “Tüm sorunlarımızı çözeceğiz” gibi söylemlerle işlevsel bir alternatif belirtilmemiş olması, zımnen ve istemeden de olsa iktidar tutumunun öyle olması gerektiğinin onanması anlamına gelmektedir. Bu tür söylemler halkın muhalefetten yana olan kesimine de şu mesajı netolarak taşır; “Halef iktidar olmak istiyor ama demek ki bundan başka yapabilecekleri bir şey de yok.”
Bugün Türkiye’nin sorunlarının az bir bölümü hemen şimdi çözülebilir durumda. Ağırlıklı bir bölümü ise orta ve uzun vadede çözülebilir durumdadır. Ama muhalefet ya bu farkındalığa ve ferasete sahip değil, ya da alternatif politikalar üzerinde çalışmadan ve yetkin aklı üretmeden “Onlar koltuktan kalksın, biz oturalım, her sorunu çözeriz.” kolaycılığı ile otoriter bir rejimde iktidar olabileceğini sanıyor.
İdeal Çözümleri Biliyoruz
Bu saklı içerikle halka iletilen “halefim ama çözümüm yok” mesajı; salt pasif bir söylem olarak kalmıyor, en yetkili iktidar ağızlarından “Bunlar...” ile başlayan, Cumhuriyetin kurucularına yönelik hakaretlere varıncaya kadar muhalif kesimlerin tümünü aşağılayan hakaretlere dönüşüyor.
Televizyon ekranlarında ise durum; halkın anlayabileceği gibi, yani kök nedenlere dalmadan ve kanalın izleyici profiline uygun, RTÜK denetimlerinin tam sınırında konuşulan, sadece yakınma içerikli ve “biz çözeriz” türü konuşmalardan ibaret. Eğer konuşmacılardan birisi
yanlışlıkla iktidarın yanlış tutumunun vurgulanmasıyla yetinmeyip bir de alternatif çözüm önermeye teşebbüs ederse program süresinin çok az kaldığı, o boyutun ileriki bir oturumun konusu olacağı gibi bir gerekçeyle kibarca yine halkın kanal değiştirmeyeceği forma, yani gaz alma formatına dönülür.
Muhalefetin yaptığı diğer bir yanlış; “İdeal çözümleri biliyoruz. Biz iktidara geldiğimizde bu çözümleri uygulayacağız.” söylemleridir. İdeal çözüm ise kimseden akıl ve katkı istemeyen, o ana kadar akla gelmemiş bir düğmeye basmak gibi, “şimdi ve burada” uygulanabilecek bir çözüm olsa gerektir. Halbuki bu söylem hem gerçekçi değil hem de partide kararların demokratik bir süreç içinde alınmadığının ve sorunlarımızın hemen şimdi çözülemeyeceği farkındalığına sahip olunmadığının itirafıdır.
Ayrıca; salt iktidarın yanlışını sergilemeye dayalı bu söylem bağımlılığının bir nedeni de “eniyileme tuzağı” (sub-optimisation trap) denilen olgudur. Bir diğer deyişle; bir bütünün tamamı yerine sadece barızalı bölümünü onarıp ânı kurtarmak, dikkate alınmayanların yol
açacağı ardışık ve daha çetrefilli sorunları da ortaya çıktıkça çözmeye çalışmak, bütüne bakanlar daha nadir olacağı için de ortaya çıkan arızaları münferit olarak niteleyip, kendini veya başkalarını kandırmaktır.
Sarmal Nasıl Kırılacak?
Özetle görünen; muhalif söylemlerin bir bütün olarak bir etkisizlik sarmalı içine girmiş olduğu, bundan çıkışın da ancak bu sarmalı kırabilecek muhalif seslerin -özellikle kurumsal düzeylerden başlayarak- çıkmaya başlaması ile mümkün olabileceğidir. Halk, adını böyle koymasa sarmalın farkındadır. Mitinglere katılan yüzbinlerin aslında sezgisel olarak halkın sarmal kırma talepleri demek olduğunu anlamamız bekleniyor.
Bu durumda etkisizlik sarmalı nasıl kırılacak? Mevcut durumda; birbirinden farklı muhalif kişi ve kurumlar bir noktada birleşmiş görünüyor: “Bu iktidar giderse yeni gelenlerce sorunlar bir şekilde çözülür.” Bu düşüncenin işe yaramadığını, üstelik de bu temelsiz inanca dayanarak sürekli hesap sorma tehdidinin yarattığı korkunun, iktidarı seçim yapmamayı dahi düşündürecek hale getirdiğini fark edebilmeliyiz.
Mevcut dünya düzeni; kapitalist sistemin ürettiği sorunları -görünmez el yardımıyla- çözemediği bir noktaya gelmiş durumda. İklim krizi, yapay zeka tehdidi, gelir dağılımı krizi ve otokrasi yaygınlaşması dörtlüsü; dünyanın kritik bir bölgesinde bulunan Türkiye’yi sıkıştırmakta ve bekasını tehdit etmektedir.
Türkiye; bu tehditle başa çıkabilecek sorun çözme kapasitesine sahip değildir. Üstelik de dini angajmanlar içinde olan, emperyalizmin ağır baskısı altında bulunan ve objektif değerlendirme yetisi zayıf bir iktidar ile bu hiç mümkün değildir. Bu durumda en akıllıca tutum; topluma gerçek durumu ve neleri bekleyip beklememek gerektiğini muhalif kesim ağzından tüm çıplaklığı ile anlatmaktır.
Kazan-Kazan Alanları Yaratmak
Toplum böylece gerçek durumu, zaten güvenilirliğini yitirmiş olan iktidardan değil, halefinin ağzından duymuş ve kendinden beklenenleri duymaya daha da hazır hale gelmiş olur. Burada soru; iktidarın dev algımakinesine ve yargı yoluyla muhalif sesleri susturabilme kapasitesine rağmen bunun nasıl yapılabileceğidir. Türkiye'yi yöneten iktidar, muhalefetten gelebilecek hiçbir öneriye olumlu yaklaşmıyor. Bunun sonucu olarak muhalefet de iktidarın icraatınademokratik rejimin gereği olan alternatifler üretmek yerine, eline geçen eleştiri imkanlarını en ağır şekilde kullanıyor. Böylece kendini besleyenbir tırmanma süreci oluşuyor. Şimdi muhalefete ve özellikle CHP’ye bir alternatif önermek istiyorum. İktidarın yanlış yaptığı alanlardan birkaç tanesi seçilerek o alanlar için gerçekçi alternatifler önerilmeli. Bu; “Kazan-Kazan” türü bir iktidar-muhalefet ilişkisi olur. Böylece; Türkiye
dış tehditlere karşı da bir önlem almış olur.
Bu stratejik yaklaşımla; kısır döngüye ve tırmanma sürecine giren bir sistemde, muhalefetin sadece eleştiren değil, çalışan bir model sunankonuma geçmesi, iktidarın reddedemeyeceği “Kazan-Kazan” alanları yaratabilir.
İktidarın “hayır” demesinin maliyetli olacağı ve toplumun hemen her kesiminin, özellikle gençlerin ve sessiz çoğunluğun desteğini alabilecek olan dört stratejik alan ve çözüm önerisi şunlar olabilir;
Sorunlar ve Öneriler
1. Alan: Gençlik ve Umutsuzluk Sorunu: İktidarın en zorlandığı alanlardan biri gençlerin istihdamı ve gelecek kaygısıdır. Muhalefet burada sadece “işsizlik var” demek yerine, somut bir mekanizma önerebilir.
Öneri: Girişim Destekleme Ajansı gibi klasik devlet dairesi mantığından uzak, gençlere sadece hibe değil, “mentorluk” ve “pazar”sağlayan özerk bir yapı kurulabilir. Gençlere sadece “bir iş kur” demek yerine hangi ihtiyaçlara dönük iş yapılabileceğine dair somut bir
“Potansiyel İşler Kılavuzu” sunulması sağlanabilir. “Kazan-Kazan” ile iktidar işsizlik rakamlarının düşmesinden fayda sağlar, muhalefet ise gençlere “balık tutmayı öğreten” vizyoner taraf olur.
2. Alan: Kamuda Verimsizlik ve İsraf: İsraf eleştirisi yapmak yerine, israfı kökten bitirecek bir yönetim modeli önerilebilir.
Öneri: Beyana Güven Esaslı Bürokrasi: Vatandaşın devletle ilişkisinde (izin, ruhsat vb.) “kanıt toplama” yükü vatandaştan alınıp, “Beyana Güven” ilkesine geçilebilir. Yalan beyanda bulunanın cezalandırıldığı ama başlangıçta vatandaşa güvenilen bir sistem bu. Bürokrasideki bekleme süreleri bir “ömür hırsızlığı” olarak tanımlanıp, süreçler kısaltılabilir. “Kazan-Kazan” ile vatandaşın hayatı kolaylaşır, bürokrasi hızlanır. İktidar “işleri kolaylaştırdık” der, muhalefet de “devlet- vatandaş güvenini onardık” der.
3. Alan: Afet ve Dış Tehditlere Karşı Sivil Direnç Merkezi: Her yere yetişemediği afet durumları için hükümeti suçlamak yerine “sivil bir ağ” önerilebilir.
Öneri: Mahalle Bazlı Toplu Öğrenme ve Dayanışma Ağları kurulması. Her mahallede “Dayanışma Araçları” ve “Toplu Öğrenme Modeli” ile sivil savunma, ilk yardım ve kriz yönetimi ekiplerinin siyasetten arındırılmış olarak kurulması sağlanabilir. Yerel sorunlar;
örneğin deprem hazırlığı, mahalle meclislerinde konuşulabilir. “Kazan- Kazan” sayesinde bu yapı, dış tehditlere veya afetlere karşı Türkiye'nin yumuşak karnını sertleştirir. Devletin yükünü alır. Bu yaklaşım;muhalefeti “kutuplaştırıcı dil üzerinden sürekli şikayet eden”
konumundan sorunlarımıza odaklanan ve yapılması gerekenleri analiz eden ve belirlemeye çalışan bir “Gölge İktidar” konumuna yükseltir.
4. Alan: Toplumsal Güven ve Ahlaki Deformasyon Sorunu:
Toplumun tüm kesimleri “güvensizlikten” ve “ahlaki yozlaşmadan” şikayetçidir. Bu; ideolojiler üstü bir sorundur.
Öneri: Okullarda Gözetmensiz Sınav. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı, seçilen okullarda sınavlar gözetmensiz yapılabilir ve öğrencilerden kopya çekmeyeceklerine dair tek yanlı taahhüt alınabilir. “Kazan-Kazan” ile iktidar “yerli ve milli değerlere” vurgu yaptığı için bu onurlu harekete karşı çıkması zordur. Uygulanırsa; toplumun sosyal sermayesi içindeki
güven unsuru artar. Muhalefet; “Ahlaklı nesil yetiştireceğiz” söylemini somutlaştırarak ve “Biz çocuklarımıza güveniyoruz, polisiye tedbirlere gerek yok” diyerek ahlaki üstünlüğü ele alır.
Sana Güvenmiyorum, Başına Gözetmen Dikiyorum!
Güven; bir milli beka meselesidir. Türkiye’nin dış tehditlere karşı direnci sadece savunma sanayisiyle değil, toplumun içindeki güven dokusunun sağlamlığıyla da ölçülür. Sevgi bizi bir araya getiren neden, sorumluluk üstlendiğimiz görev, güven ise bu görevi yerine getirdiğimizde kazanacağımız değerdir. Bugünkü eğitim sistemimizde maalesef denetim
ve yasak odaklı bir yaklaşım hakimdir. Oysa güven; yaşamımızdaki tüm değerleri ifade eder. Gençlerimize; “sana güvenmiyorum, o yüzden başına gözetmen dikiyorum” mesajı vermek yerine, onların onuruna güvenerek karakterlerini güçlendirmeliyiz.
Siyasi görüş ayrılıklarımızı bir kenara bırakarak, gençlerimizde “ahlak”, “sorumluluk” ve “özdenetim” yetilerini geliştirmek için şu somut adımıöneriyorum: Milli Eğitim Bakanlığı tarafından belirlenecek pilot okullarda, “gözetmensiz sınav” uygulamasına geçilmelidir. Bu
modelde; sınavların genel felsefesi “eleme” olmaktan çıkarılıp, bir “öğrenme ve karakter inşası” haline getirilmelidir.
Tek Yanlı Taahhüt: Öğrencilerden, sınav kağıdının altına cevapların kopya içermediği yolunda bireysel bir güvence yazmaları ve imzalamaları istenmelidir. Bu, tek yanlı bir taahhüt olarak öğrencinin vicdanıyla yaptığı bir sözleşmedir. Kopya çekmediği bilinen ve bu kurala uyan öğrenciler, bu onurlu davranışlarından ötürü ödüllendirilmeli, onlara pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.
Muhalefet Şerhi Değil, Vatan Borcu!
Ahlaklı ve erdemli nesil yetiştirme hedefine yasaklarla ve korkutarak değil, beyana güven ilkesini yerleştirerek ulaşmak için bu tarihi bir fırsattır. “doğru davranacağım” beyanı karşılığında “beyanına güveneceğim” anlayışıyla yetişen gençler, özgür ve sorumlu bireyler olacaklardır. Bu uygulama; toplumda güven sermayesinin yükselmesini ve toplumsal birliğin artmasını da sağlayacaktır. Denetim maliyetlerinin azaldığı, sözün senet olduğu bir Türkiye, ekonomik olarak da daha verimli olacaktır.
Bu öneriyi bir “muhalefet şerhi” olarak değil, bir “vatan borcu” olarak sunuyorum. Gelin, gençlere potansiyel suçlu muamelesi yapmayı terk edelim. Pilot okulları birlikte belirleyelim, sonuçları birlikte izleyelim. Kazanan hiçbir siyasi parti değil, Türkiye'nin geleceği olsun. Sınav kağıdının altına atılan o imza, sadece bir sınav kuralı değildir; o imza gelecekte vergi kaçırmayan iş insanının, rüşvet almayan memurun, yalan söylemeyen siyasetçinin teminatıdır. Bu yaklaşım; konuyu basit bir “sınav tekniği” olmaktan çıkarıp, iktidarın reddedemeyeceği bir “ahlak inşası” projesine dönüştürür.
Bu yazım; benim de yönetim kurulu üyesi olduğum ve vizyonu sorun çözme kabiliyeti gelişmiş, sorunların çözümü için kurtarıcı beklemeyen bir toplumun yaratılmasına katkı sağlamak olan Beyaz Nokta Gelişim Vakfı’nın altında çalışan Birleşik Akıl Ağı’nın (BAA) çalışmalarından faydalanılarak yazılmıştır.
https://www.beyaznokta.org.tr/projeler/project-detail/birlesik-akil-agi/


FACEBOOK YORUMLAR